(13 Şubat-15 Nisan 1925)
Konumu itibariyle zorlu coğrafya ve sert karakterli iklim kuşağında bulunan doğu illerimizin bir de ağır ekonomik koşullar altında olması talihin garip cilvesidir. Her mevsimde dağlarında kar bulunması ise bu yöreye Ortadoğu’nun su deposu hüviyetini kazandırmaktadır.
Türkiye’nin, I. Dünya Savaşı sonunda Hazar Vahası’ndan, Köstence petrol sahasından ve güneyindeki Mezopotamya düzlüklerinin verimli tarım alanlarıyla zengin petrol yataklarından koparılmış olması ayrı bir bilmecedir.
Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olma veya kaynakları paylaşma konusunda açgözlü davranan emperyalist güçler, sinsi planları doğrultusunda gelişmekte olan ülkelere karşı eylemler gerçekleştirmiş ve halen de gerçekleştirmektedirler. İsteklerini dün tehdit ve savaş yoluyla elde edenler, günümüzde uluslararası para fonlarına musluk kıstırarak, bazı ittifaklar nedeniyle hedef ülkenin hareket serbestisini kısıtlayarak, dışa bağımlılık sonucu zayıf hükümetleri devirerek elde etmeye çalışmaktadırlar.
Ülkemiz bu zararlardan nasibini almış ve almaktadır. Sorunlarımızı kendi başımıza çözmemiz her zaman mümkün olmakla beraber dış güçlerin bizi kendi istedikleri çizgiye çekmeye devam etmek istemeleri işimizi zorlaştırmaktadır.
Kan uyuşmazlığı
1919-1922 döneminde inatçı bir savunma ve sarsılmaz bir dirençle emperyalist güçler topraklarımızdan çıkarılmış, ümmetçi anlayışa dayalı saltanat kaldırılarak cumhuriyet rejimine geçilmiştir. Asırlara varan Batı’dan kopuk yaşama geleneği, bu değişikliğe ayak uyduramayınca din sömürüsü, hilâfeti geri getirme isteği ve özellikle Kürtçülük propagandaları sonucu yeni rejimle kan uyuşmazlığına düşmüştür.
Lozan Antlaşması’ndaki borçlar, mübadele ve Musul Meselesi gibi konularda sıkıntı yaşanmıştır. Türkiye, halkının Türkmen ve Kürt olması nedeniyle Musul’un kendisine verilmesini istemiş, İngiltere ise böyle bir çözüme imkân ve fırsat vermemek için çeşitli oyunlar tertiplemiştir.
1924 yılında sorunu görüşmek üzere İstanbul’da Türk-İngiliz Konferansı düzenlenmiş, sonuca varılamayınca konu Milletler Cemiyeti’ne taşınmıştır. Milletler Cemiyeti, meselenin uluslararası bir komisyon gözetiminde yapılacak halkoylamasıyla halledilmesine karar vermiştir.
Tercihin Türkiye yönünde olacağını sezen İngiltere, Musul halkının Türkiye ile birleşmek istemediği haberlerini yaymaya başlamış, Türkiye’yi dünya kamuoyunda “Kürtlerle istikrarı sağlayamamış bir ülke” olarak tanıtmaya çalışmıştır. Diğer yandan da Türkiye’nin içişleriyle boğuşur halde bulunmasını sağlamak maksadıyla Doğu Anadolu’da Kürtleri kışkırtmaya başlamıştır.
Nasturî Ayaklanması
Bu gibi gizli gerekçelerle Cumhuriyet’in ilanından sonra İngilizler tarafından Hakkâri bölgesinde başlatılan ilk isyan, 1924 Nasturi Ayaklanması’dır. Bu ayaklanmayı Kürtlere Kürtçülük telkin edilerek Şeyh Sait isyanı izlemiştir.
13 Şubat 1925 günü Dicle’de (Piran) başlatılan isyan, âsilerin Hani-Lice telgraf hattını kesmeleri ve Genç’e hâkim olmalarıyla gelişme göstermiştir. İsyancılar Hani’yi ele geçirince hükümet, 24 Şubat günü kısmi seferberlik kararı almıştır. Aynı gün Elazığ âsilerin eline geçince bir ay süreli sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Bu arada Başbakan Fethi Okyar’ın yerine Başbakanlığa İsmet Paşa getirilmiştir. “Takrir-i Sükûn” yasası çıkarılarak bölgede İstiklâl Mahkemesi kurulmuştur. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, II. Başkan Kâzım Orbay, 3’üncü Ordu Komutanı Kâzım Karabekir’dir.
Operasyona doğru
7 Mart günü Diyarbakır’a saldıran âsiler sekiz subay, 15 erimizi şehit etmişlerdir. 3 Nisan günü Elazığ’a yapılan harekâtta isyancılar Bingöl (Çapakçur)’e çekilirken Şeyh Sait yakalanmış ve İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
Bu andan itibaren âsiler arasında çözülme başlamış hatta aralarında Sünnilik-Şiilik kavgaları yaşanmış, bölgede kıtlık baş göstermiştir. Şeyh Sait ve arkadaşlarının yargılanması 26 Mayıs 1925’te başlamış 27 Haziran’a kadar devam etmiştir. İdam kararları, tebliği müteakip 28 Haziran’da infaz edilmiştir.
62 gün süren ama sancıları yıllarca devam eden isyan, Cumhuriyet’in ilanından sonra vuku bulan en büyük ayaklanmadır. İsyan, Diyarbakır, Elazığ, Çemişgezek, Kiğı, Hınıs, Bulanık, Muş, Silvan ve Diyarbakır’ı içine alacak şekilde yaklaşık 200 km. genişliğinde 150 km. derinliğinde bir alanı kapsamış ve bu alan içinde beş kolorduluk bir kuvvetin kullanılmasını gerektirmiştir.
Âsiler en küçük bir yerleşim birimine dahi en az 150 kişilik bir kuvvetle saldırmışlardır. Mevsimin kış, arazinin sert karakterli olduğu dikkate alınırsa halkımızın ve binlerce askerimizin ne kadar sıkıntı çektiği anlaşılabilir. Çok sayıda âsinin etkisiz hale getirildiği çatışmalar sırasında çoğunlukla subaylarımızın hedef alınarak şehit edilmesi dikkat çekicidir.
Şeyh Sait kimdir?
Şeyh Sait 1866 doğumlu bir din adamıdır. Köklü ve zengin bir soydan gelmedir. Cumhuriyet kurulduktan sonra yeni yönetime karşı “Hilâfet kaldırıldı, din elden gidiyor” çağrılarıyla başkaldırmıştır. Diyarbakır’da yapılan “Şeyh Sait’i anma günü” aile fertleri arasında yapılırsa tabii ki mâkul sayılır. O yıllarda halkın çocukları nasıl bu kadar kolay kandırıldı, kışkırtıldı ve kırdırıldıysa HDP’nin önderliğinde yapılan anma toplantıları da siyasi nitelik kazanır ve bugünkü terörün beslenmesi ve halkın kışkırtılması için zemin hazırlar.
Yeni kurulan bir düzenin kendisine yönelik tehditleri bertaraf etmek istemesi gayet doğaldır. Bu evrede bazı istenmeyen hatta aşırı kabul edilebilecek olaylar da olmuş olabilir. Kimi veya neyi sorgulayacağız? Tarihin derinliklerine indikçe kendimize daha çok iç mesele üreteceğimiz aşikârdır. Aynı gerçek bütün dünya milletleri için de geçerlidir. Böylesine hassas bir dönemde biraz duyarlılık göstermemizin daha yararlı olacağı düşünülmelidir.
Atatürk, Kemal, Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi, Korkmaz Zeynep, 1995, s: 508
Baybars, Ergün, İstiklâl Mahkemeleri, s: 217; Bayur, Hikmet, Yusuf,, Türkiye’nin Harici Siyaseti; Karacan,
Naci, Ali, Lozan, II. Baskı, 1971
Çay, Abdülhalûk, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Boğaziçi İlmi Araştırmalar Serisi, Ankara 1993, s: 397