SON DAKİKA
reklam
reklam

YAŞANMIŞ BİR OLAY

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 26 Nisan 2020, Pazar - 12:00   Okunma Sayısı:

 

Bu olay, argo bir cümlenin levhaya yazılmasının öyküsü olup oldukça da enteresandır.
Muhtemelen Necmeddin Okyay’a ait ebruyla süslenen levhayı ilginç kılan ise “celi sülüs” yazı çeşidiyle yazılmış olan ibaredir...

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan, ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya’ya göç edip Berlin’de bir halı ve kilim mağazası açmıştır.
Savaş başlayıncaya kadar yolunda giden işleri baba Peştemalcıyan oğlu Aram Peştemalcıyan’a bırakmıştır.

Savaşla birlikte zorlu günler gelmeye başlar. Her geçen gün bir öncekini aratmaktadır. Savaş bütün hızıyla sürerken 1943’ün sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuştur.
Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte’ye, Nisan başında ise Viyana’ya girerek Berlin’e doğru ilerlerler ve 25 Nisan’da Berlin’i kuşatırlar.
Hitler, kentin merkezindeki bir yer altı sığınağında kalmaktadır. Savaşın kaybedildiğini anlayarak 30 Nisan’da intihar etti. Ruslar artık Berlin’deydiler. Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındadır.

Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir iştir. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asıl mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlar. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktır.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştur. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmez. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra girer.

Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz ve endişe dolu gözlerle etrafa bakan Peştemalcıyan ailesinin genç kızına doğru yaklaşır ve elini uzatır. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakalar.
Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancasını çekerek Peştemalcıyan’ın şakağına dayar.
Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına döner ve ağzından “Şimdi boku yedik” sözleri dökülür.
Bu sözleri işiten asker silahını indirerek sorar:

 

   ---Ne dedung? Ne dedung? Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kalır:

   ---Şimdi boku yedik.

O anda sanki bir mucize olur. Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarılır. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşamaktadır. Olayı kavramaya çalışır ve askerin Kırgız ağzıyla, "Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam" yani "Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim" derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyreder.

Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerleridir ve karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yaşamışlardır. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes alır. Askerler özür dilerler, çaylar içilir, konuşmalar uzar…

İki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaparlar. Sovyet ordusunda farklı milletlerden askerler vardır. Bu iki Kırgız asker de Sovyet ordusu ile Berlin’e kadar gelmiştir. 1945’te Sovyetlerin Nazi Almanya’sına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken üç Sovyet askerinden biri de, Dağıstanlı Abdülhâkim İsmailov’dur.

Savaş bitmiş, sıkıntılı günler geride kalmıştır. Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin’deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanışır ve gazeteciyi evlerine davet ederler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlatırlar.
Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylerler.

Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyledi. Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve mücellit Emin Barın’ın Çemberlitaş’taki atölyesine gider.
Emin Barın kendisinden yazılması istenen cümleyi duyunca şaşırır. İlk defa böyle ilginç bir taleple karşılaşmıştır.

Hemen "Yazarım" diyemez, düşünmek için zaman ister. Kendisi de Almanya’da cilt eğitimi aldığı sırada yaşadığı savaş günlerini hatırlar işi kabul eder. Bir hafta sonra yeniden gelen gazeteciye ibareyi yazabileceğini söyler ve “celi sülüs” levhayı hazırlar. Levhanın etrafı "Hatip ebrusu" ile süslenmiştir. Almanya’ya gönderilir.

Levhanın öyküsü işte böyledir... Hayat kurtaran argo bir cümle ve bu argo cümlenin hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsüdür bu... Emin Barın, dostlarına daha sonraları "Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım" demiştir.

Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin’e götürülür ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ye de "Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı" başlığıyla haber olur.

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam