SON DAKİKA
reklam
reklam

Tutkular ve Kırılmalarla Gizemli Bir Yaşam, Neyzen Tevfik Kolaylı (1879-1053) (Bölüm I)

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 17 Mayıs 2020, Pazar - 16:51   Okunma Sayısı:

 

24 Mart 1879’da Bodrum’da doğmuştur. Annesi Bolu’nun Müstahkimler nahiyesinden Abdürrahman kızı Emine Hanım, babası Bafralı Kolaylıoğullarından Hafız Hasan Fehmi Efendi’dir. Hasan Fehmi Efendi, aydın düşünceli, kültürlü, müzikten anlayan, sanatsever ve nükteci bir insandır. Bodrum rüşdiyesi başmuallimidir. Sesi güzel, belleği güçlüdür.

Neyzen Tevfik, ilk dersi babasından aldığını söyler. Annesi Emine Hanım’ın kişiliğiyle ilgili kaynaklarda pek bilgi yoktur. Neyzen Tevfik’in, “Anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız, masum insanlık ifadesi” sözlerinden annesinin de anlayışlı, sevecen ve hoşgörülü bir kişi olduğunu çıkarabiliriz. Bilinen tek şey, annesiyle babasının uyumlu bir çift olduğudur. Hilmi Yücebaş’ın, “Neyzen’in annesi babasından önce ölmüştü” dedikten sonra anlattıkları bu yargıyı doğrulayıcı niteliktedir.

Babası öldüğü zaman karısının yanına gömülmesini vasiyet etmiş. Hasan Fehmi Efendi’nin tabutu mezara indirilirken Neyzen, “Nihayet burada da koynuna girdin, seni gidi seni…” demiştir. Bütün bunlar Neyzen Tevfik’in dengeli bir aile ortamında sevecen, anlayışlı ve hoşgörülü bir anneyle aydın bir babanın elinde büyüdüğünü göstermektedir.

 

Hayat hikâyesi

Yaşamının ilk otuz yıllık dönemini anlattığı “Tercüme-i Halim”de doyurucu bilgi vermiş olsa da hayatının son elli yıllık dönem için aynı şeyi söylemek zordur.

Avram Galanti, Neyzen’in Bodrum’da geçirdiği çocukluk günlerini anlatırken “… Tevfik deniz kenarında büyümüş olduğundan denizi severdi. Güzel bir bahçesi olan babasının evi deniz kenarındaydı. Rüşdiye ve iptidaî mektep de deniz kenarındaydı. Ne tarafa dönse rüzgârların keyfine maruz kalan denizle çevrilmiş bir ufuk karşısında bulunurdu…” demiştir.

 

Ney ilgisi başlıyor

Neyzen, yedi yaşındayken yaşamının akışını etkileyecek olay gerçekleşir ve ney’le karşılaşır. İlkel denebilecek bu aygıttan yayılan gizemli ve büyüleyici ses, silinmez izler bırakır onun çocuk dünyasında. Yaşamının “olmazsa olmaz”ını bulmuştur artık. Muhiddin Kutbay’a söyledikleri şöyledir:

“Henüz yedi yaşındaydım. Bir yaz gecesi akşam yemeğinden sonra babamla beraber Tepecik kahvesi denilen ve Bodrum âyanının toplantı yeri olan deniz kenarındaki kır kahvesine gitmiştik. Burası etrafı gemi payandalarıyla çevrilmiş ve kaba hasırlarla döşenmiş bir meydancıktı. İçlerinde son asrın Osmanlı donanmasında çalışmış denizciler buluşurdu…

O gece deniz, ayın gümüşten ışıklarıyla pırıl pırıl parıldadığı bir geceydi. Bir aralık oturduğumuz yere yaklaşan iki gölge, içeridekileri selamlayarak bir köşeye oturdu.

Bunlardan biri biraz sonra koynundan uzun bir şey çıkardı ve ‘ya destur’ dedikten sonra üflemeye başladı… O gece Ege Denizi’nin cavidanî (sonsuz) dekoru içinde benliğimi saran lâhutî (sır âlemiyle ilgili) ses, beni bugünkü derbeder, ne istediği bilinmez, bazen Eflatun ile boy ölçüşecek kadar akıllı, çok kere de tımarhaneye iltica edecek kadar bedmest (kötü sarhoşluk yaşayan) Neyzen Tevfik yaptı…”

 

İlk taşınma

“… Henüz mektebe yeni başlamıştım. Akşam paydosuyla birlikte babamla evin yolunu tutmuştuk. Çarşı hizasına geldiğimizde uzaktan akseden davul zurna sesleriyle durakladık… Biraz daha yaklaşınca zurna ve lavtaların ahengine tempo tutan davul tokmakları sanki kafama inmeye başlamıştı. Yaklaşan kalabalığın ellerinde on, on beş sırık, sırıkların uçlarında da kesik insan kafaları vardı. Gözlerim dehşetle yuvalarından fırlamış ve ben çığlığı basmıştım. Şaşıran babam güya o feci manzarayı daha fazla görmeyeyim diye beni demirci dükkânına sokmuştu… Eve dinmeyen titremeler içinde getirildim ve birçok korku ilaçlarından geçirildim. Fakat heyhat! Şuurumun bir burcu çökmüş, akıl tahtamın bir çivisi demirci dükkânında düşüp kaybolmuştu.”

Babasının tayini dolayısıyla 1894 yılında Urla’ya taşınırlar. İlk denizinden uzak kalmanın üzüntüsünü yaşar. Bir gün çarşıda dolaşırken berber dükkânından gelen ney sesini duyar. Utanmadan sıkılmadan dükkâna girer. Berber Kâzım Ağa’dan kendisine ney öğretmesini ister. Bu günlerde sara hastalığına da yakalanır.

Bu hastalık onu annesiyle İstanbul’a gönderecektir. Kardeşi Şefik Kolaylı, “…Sara denilen hastalığa tutuldu. Doktorlara baktırmak üzere anamla birlikte İstanbul’a gönderildi. Urla’ya avdetinde (dönüşünde) doktorun tavsiyesi üzerine babam onu ferah tuttu…”  diyerek bu dönemi özetler. Urla’ya dönüşünden sonra babası, onun öğrenimi için son bir girişimde bulunur; ama olumlu sonuç elde edemez.

Neyzen Tevfik’in kendisi bu durumu şöyle anlatır:  “… Kolumun altında bir kerecik olsun açmaya vakit bulamadığım zavallı kitaplarımla eve döndüğüm zaman anacığımla beraber ben de ağlamıştım. Döktüğüm o gözyaşları mektepten çıkarılmış olmaktan ziyade ana ve babacığımın okuyup adam olmam hakkındaki son ümitlerini de suya düşürmüş bulunmaktan mütevellit çok içli bir teessür nişanesiydi…”

 

 

 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam