SON DAKİKA
reklam
reklam

Bayram anıları

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 6 Haziran 2020, Cumartesi - 10:20   Okunma Sayısı:

 

19 Mayıs günü

2020 yılının Ramazan Bayramı’na gelene kadar önce 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı yaşadık. Koronavirüs nedeniyle sokağa çıkma yasağına takılmıştık. Saat 15.30 sularında üç Roman vatandaşımız ellerinde klarnet, darbuka ve davulla bizim mahallede konser vermeye başladı.  Hanımla birlikte pencereye koştuk, onları alkışlarken bağırıyorduk:

 

    ---İnletin bu mahalleyi, şenlendirin, var olun! Bir yandan da zarflara paralar koyuyor ve 4’üncü kattan onlara atıyorduk.

    ---Çal, bir de “Hoş gelişler ola”yı çal maestro! 

Bütün mahalleli camlara üşüşmüş, alkışla tempo tutarlarken biz zarflara paralar koyup atmaya devam ediyorduk. Sultan Deli İbrahim havasına giriyordum. Ne de olsa hiçbir şey yapmadan koca imparatorluğun saltanat ceridesine adını yazdırmıştı, tıpkı bugün bazı mevkileri işgal eden liyakatsizler gibi… “Makamı doldurma”yı “Makamın içine etmek” şeklinde algılayanlar gibi…

     … Başka bir davulcu geldi ve konsere ara verildi. Kendi aralarında bir itişme başladı. Nedenini bilemiyorduk. Roman vatandaşlar gidince ben tek kalan davulcuyu apartmana çağırdım. Olayın ne olduğunu sordum.

 

    ---Onların davul çalma müsaade belgesi yok. Benim var. Bu işi yapamayacakları konusunda uyardım. Elinden kâğıdı alıp inceledim. Ramazan davulcularıyla ilgiliydi. Onu ikna ettim ve gitti.

***                                    ***                                ***

Kadir gecesi

Akşam “Kadir Gecesi”ni idrak edecektik. Malum kanallarda Kur’an okunması ve duaların ardından Atatürk’ün adının anılmaması bizim için çok acı vericiydi. İnsanları bütünleştirmek için gelmiş bir dinin mensupları olduğunu zannedenler, ayırım hatta kamplaşma yaratıyor, dünyanın tanıdığı o büyük insanın adını dillerine almaktan kaçınıyorlardı.

Keşke böylesi gecelerde ve günlerde buluşsak da beğeni, sevgi ve fikir ayrılıkları sonradan yine devam etse! 

 

***                                    ***                                ***

Ramazan Bayramı

Geldik Ramazan Bayramı’na… Öldürücü koronavirüs salgını nedeniyle evlerde zorunlu ikâmet ve karantina altında geçmeye devam ediyordu günlerimiz. Şartlar ne olursa olsun her şeyin iyi tarafı vardı. Onu bulup yakalamalı ve yine mutlu olmalıydık. Yaşadıklarımız tarihe bir sayfa olarak geçecek, bir asır sonraki nesiller bu günleri kitaplardan okuyacak, videolardan izleyecek belki de kendilerine yeni dersler çıkaracaklardı.

Bugüne gelene kadar yaklaşık 55 gün evde geçmiş, kuluçkaya yatmıştım (!). Evet, bayram süresince kimseye gitmeyecek ve kimseyi kabul etmeyecektik ama görüntülü olarak telefonla konuşacak hatta konferans görüşmesi yapacaktık.

Arife gecesi tıraşımı oldum, sabahleyin erken kalktık. Süslendik püslendik, yeni kıyafetlerimizi giydik. Saatin 10.00 olmasını bekliyorduk. Bizi arayacaklar, biz de başkalarını arayacaktık. Karşımızdakine değer verdiğimizi göstermek için görüntülü konuşmada güzel ve bakımlı görünmeliydik.

10.00-12.00 arasında ilk tufayı savdık. Bayramın ilk günü haberleri dinliyoruz. Bir kişi ekmek alma meselesi yüzünden anne ve babasını bıçak darbeleriyle öldürmüş… Eşinden ayrıymış da psikolojik sorunları varmış da falan filân… Diğer haber yine eşini öldüren bir adamla ilgiliydi. Bir doktor ve bir hemşireyi darp eden maganda sıradaydı.

Anne ve babaya “öf” bile denilmesini yasaklayan bir dinin mensubu, anne ve babasını bıçaklayıp öldürüyor. Yukarıdaki paragrafta zikretmeye çalıştığım ve adeta o kanallardaki din adamlarının anlaşmışçasına ortak tavır sergilediği kamplaşma, hoşgörü ve iyi niyeti, saygı ve şefkati böyle törpülüyor.

Din anlayışımızın ne kadar sığ olduğu, din adamlarımızın yetersizliği –kendini dinine adamı olanları tenzih ederim- ortaya çıkmıyor mu?

Zaten yasalar yazboz tahtası… Önce yakalanıp “tutuksuz yargılanmak üzere” diye bırakılıyor, medya veya kamuoyu bastırınca yeniden yakalanıp içeri atılıyor. Nasıl olsa bir süre sonra da af gündeme geliyor, yine dışarı çıkıyor ve olan bitenler unutuluyor.

Sevgili okurlarım, hayatını hiç uğruna kaybeden insanlar hep unutulacak ve “Unutulanlara ilâveler” devam edecek. Şehit ailelerini kaçımız arıyoruz? Evet, gidemiyoruz, bir şey alamıyoruz ama posta veya kargo ile yarım kilo olsun tatlı, çikolata veya meyve de mi gönderemiyoruz?

Güzel şeyler yazayım istedim ama yine tabiatım kurusun dilim dolandı. Umarım bundan sonra daha iyi günler yaşarız. Geçmiş bayramınız kutlu, gelecek günleriniz umutlu olsun!   

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam