Sonsuz rahmet dileklerimle Feride Nine’nin anısına!
2000 yılının bir günbatımında tanımıştım onu. Dökülmüş dişleri, çökmüş avurtları, beyaz başörtüsünün altında gizlemeye çalıştığı kınalı saçlarıyla… Yaşlı bir Anadolu kadınıydı o. İki büklüm beliyle yürürken arada bir durur, değneğinin üzerinde doğrulmaya çalışırdı. Uçuk renkli kısık gözleriyle bir konuşacağı kişiye bir de kendisini gölgesi gibi izleyen kırmızı kurdeleli beyaz kedisi “Minnoş”a bakardı.
Karlı Tepe’de oturuyordu
Karlı Tepe (Paşabahçe)’de bir süre birlikte yürüyerek ona yol arkadaşlığı etmiş ve o zaman tanımıştım Feride Ana’yı… Sararmaya yüz tutmuş otların bir ayıbı örtmek istercesine kapatmaya çalıştığı kuru ağacın kökleri üzerine oturmuştuk. Dertliydi, Erzurum’dan göçmüş buralara ve kimsesiz yaşıyordu. Yaşının 85 olabileceğini, babasının Sarıkamış Harekâtı’na katıldığını anlatmıştı. Dostluğumuz da böyle başlamıştı…
Beş yıl öncesine kadar haftada bir akşam evine uğrardım. Çiçeklerle donanmış küçük bahçe içinde derme çatma, tezekten sıvama, ahşap direklerle tutturulmuş tavanı olan kulübemsi bir evde tek başına yaşardı. Her gidişimde Minnoş beni uzaklardan görür, yerinden sevinçle sıçrayarak yanıma gelirdi. Paçalarıma sürünerek bir şeyler anlatmak istercesine hırıltılar çıkarması çok hoşuma giderdi. Sonra birlikte eve kadar yürürdük.
Geliş saatimi takip eden Feride Nine, bahçe kapısını açar, nice olaylar görmüş ve heyecanlar yaşamış olan gözlerinde bir iki damla yaşla beni karşılardı. Hatır sorma faslımız biraz uzun sürse Minnoş, kuyruğu havada seri şekilde pantolonuma sürünerek kendisine ilgi gösterilmediği sinyalini verirdi. Göz göze geldiğimizde kucağıma çıkar, çöreklenirdi. Sonraki gidişlerimde onun sevdiği yiyeceklerden götürmeye de başlamıştım.
Siyaset, ekonomi gibi kavramlar Feride Nine’yi hiç ilgilendirmezdi. Kar ve yağmur çok yağmasın, evinin yolu kayganlaşmasın, başka bir şey istemezdi. Bir de bayrağı vardı cama astığı… Ekmeği ve bir tas çorbası onun günlük ihtiyacıydı. Ben de eve her gidişimde bir miktar erzak götürürdüm.
Asaletin böylesi
Bu asil kadın götürdüğüm erzaktan kendisine yetecek kadarını alır, kalanını da ihtiyacı olan birine vermemi söylerdi. Onunla ana oğul gibi olmuştuk. Onun her gün biraz daha çöktüğünü hissediyordum. Hep “uzaklardan ve görünmezlerden” bahsediyordu. Semtin gençlerini onun hatırını sormaya, bazı ihtiyaçlarını karşılamaya alıştırmıştım.
Evde yemek yapma zahmetinden kurtarmak için kendisini huzurevine aldırma teklifimi kabul etmemişti. Sağlığının henüz elverdiğini, kendisinden daha düşkün durumda bulunanların gitmelerinin uygun olacağını söylemişti.
Yatağa biraz daha bağımlı kaldığını görüyordum. Bu haliyle yorulmaması için öğle saatlerinde yakın komşusuna gitmesini, öğle yemeğini komşusuyla yemesini sağlamıştım. Bir haftanın başında Feride Nine’nin ziyaretine gidememiştim, çarşamba günü yanına giderim diye…
Böyle bir sahneyi yaşamak azap verici
Sıcak mevsimin sonuna gelmiştik. O gün kapalı bir hava vardı. Bulutlar, yağmurunu dökmek için acele etmiyordu. Belli bir yere kadar giden otobüsten inmiş, toprak yoldan yukarıya çıkmaya başlamıştım. 15 dakikalık yolum vardı. Ne kadar haklıymışsın Feride Nine, yağmurun yağmaması ve bu yolun kaygan olmaması için ettiğin dualarda!..
Tepeye ulaşınca ev görünmüştü. Minnoş beni uzaktan görmüş fakat yerinden fırlamamış, yanına kadar gittiğim halde hiç istifini bozmamıştı. Beze sarılı, üçgen şeklinde bir şey vardı yanında. Bu Feride Nine’nin muskasıydı. Bahçeden içeri adım atınca çiçeklerin solmuş, toprağın çatlamış olduğunu gördüm. Yarım kalmış çorbası ise tasta duruyordu…
Son buluşmamızda uzaklardan bahsediyordu Feride Nine. Yoksa o “bilinmeyen”e mi gitmişti? İki hafta öncesini hatırlamaya çalıştım; kesik kesik öksürüyordu. Gençlerden biri geldi, ağlıyordu. Minnoş’un o muskayı üç günden beri yanından ayırmadığını ve hırıltılar çıkardığını anlatıyordu.
Demek buraya kadarmış her şey… Hıçkırıklar düğümleniyordu boğazımda… Feride Nine artık yoktu. “Dünya yalan, olan bitenler boş şeyler” derdi her zaman. Uzun bir yolculuğa çıkmak için bu kadar kısa sürede acelen neydi Nine? Beni niye beklemedin?
Dünya gerçekten boşmuş
Çalışma ortamının gailesiyle kafamızı kaldırıp etrafımıza bakmıyoruz. Günler hay huy içinde geçiyor. Birbirimize kırıcı sözler ediyor, aile fertlerimize karşı bile yapmamız gerekenleri tam olarak yapmıyoruz. Çoğumuz “alamadım, veremedim” derdine düşmüşüz.
Günün birinde yapmadığımız veya yapamadığımız şeylerden boğazımızda düğümlenme hissetmek istemiyorsak içinde bulunduğumuz ânı değerlendirmemiz gerekir. Aile büyüklerimizi, semtimizdeki yaşlıları, düşkünleri, kimsesizleri ziyaret etmeli ve gönüllerini kazanmalıyız. Onların da gençlikleri, sevdikleri, sevgilileri vardı.
Ya göçüp gidenler? Bize göre daha da yokluk çekilen dönemleri yaşamadılar mı? Önümüzde yarının gecelerini, bayram tatillerini, yılbaşı ve engelliler günlerini kaçırmayalım. Güç, güzellik, servet ve imkânlar ne kadar geçici şeyler…
Hep bir şeyler bekleyerek mutlu olmaktansa bir şeyler vererek mutlu olmaya bakalım. Demokles’in söylediği ne kadar doğru: “İhtiyar gençlikten geçmiştir. Gencin ihtiyarlığa ulaşabileceği belli değildir.”
Bu yazıyı o asil kadın Feride Nine’nin ölüm yıldönümü nedeniyle yazıyorum. Ruhun şâd, mekânın cennet olsun senin, temiz mü’mine… Dinin gereklerini dürüst şekilde yaşadın. Pırıltılı beklentilere, dünya malına, harama asla tenezzül etmedin. Allah senden razı olsun!