Birini beklemem gerekiyordu. Şişhane Belediye binasının önündeki metro çıkışında bir saat süreyle bekledim. Gelen geçen bana sorular sormaya başladı.
*Abi, buradan İstiklâl Caddesi’ne nasıl gidebilirim?
*Taksim’e nasıl gidiliyor?
*Emlak vergisini yatıracağım. Belediyenin bir yeri varmış?
*Adakule nerede? (Odakule’yi kastediyor olsa gerek)
*Metro girişi burası mı?
*Bir Arap turistten; Taksim Andı nerde? (Taksim Anıtı’nı anlatmak istiyor olsa gerek)
*Afedersin beyim, buralarda bir tuvalet var mı?
*Elinde projelerle iki kız bana doğru geliyor. Ozalit çektirmek istiyoruz. Bildiğiniz bir yer var mı?
Şimdi genel bir soruyla karşılaştım
---Siz buralı mısınız?
---Neden sordunuz?
---Bir yer soracaktım da.
---Sorun bakalım, bilecek miyim?
--- Şeye nasıl gidilir?
---Neye?
---Tramvaya.
---Hangi tramvaya?
---Kaç tramvay var?
---Metro, tünel, metrotren, tramvay, Marmaray, füniküler sistem.
---Allah Allah!
---Siz nereye gitmek istiyorsunuz?
---Ada’ya.
Gayet mütebessim bir çehreyle bu dut olmuş, sonradan İstanbul görmüş adama tarif etmeye başladım
---Buradan yukarıya doğru devam edin. İhtiyari tramvay durağı var. Kınalıada’ya bilet istersiniz. Oradan biner gidersiniz (!).
*** *** ***
16 Mart “Dünya Uyku Günü” olarak kabul edilmiş. Dünya bunu yılda bir kez kutlarken biz her gün uyuyoruz, bize her gün bayram.
*** *** ***
Sabah günlük toplantımızı yapıyoruz. Sevgili Muharrem Demir çalıştığı otelde muhatap olduğu olayı anlatıyor:
Abi, geçen akşam saat 19.50… Birisi geldi yanıma ve bir duble viski istedi. Ayakta duracak hali yoktu. Durumunun pek iç açıcı olmadığını görünce başka bir şey vermeyi önerdim; ama kabul etmedi. Viskisi az buzu fazla şekliyle bir kadeh getirdim.
Arkadaşının düğününe geldiğini, kadehinde viskisi bitince düğün salonuna geçeceğini belirtti. Bir süre sonra kadehi bitmiş ve o tarafa yönelmişti. 15 dakika sonra tekrar yanıma geldi.
---Arkadaşım ne kadar gençleşmiş, dedi.
---Abi bu düğün arkadaşınıza ait değil o zaman?
---Yapma yav! İkisini de öptüm. Resim çektirdim. Geline altın, arkadaşıma para taktım…
Geçtiğimiz ay okuduğum kitapların içinde sizlere Mermi Uygur’un “Yaşama Felsefesi”, isimli (Baskı: 4, Yıl: 1993) kitabını tavsiye etmiştim. Kendisi bir felsefe profesörü… Hayata bakışı çok farklı. Günün hengâmesi arasında kendinize fırsat yaratıp bu kitabı okumanızı tavsiye etmiştim. Sizlere bazı satırlarını yeniden aktarıyorum:
Kimi durup dururken çakıverir, yakar, aydınlatır.
Kimi parlarken söner, iz bile bırakmaz. (s: 14)
Düşünce ekonomisi: Az çabayla çok bilmek (s: 18)
Akıllı, daha az akıllıdan daha çok akıllıysa aptal, kendinden daha aptaldan daha mı az aptaldır (s: 26)
Aklı delicesine övmektense deliliği akıllı akıllı göklere çıkarmak yeğdir. (s: 26)
Dalda, toprakta, yelde kokuda, kuşta böcekte bir telâş, bir telâş… (s: 30)
Yeni bir ışık yakmak zorunda olmadığımıza inanabiliriz. Yine de zorundaymışız gibi davranmamız gerekir (s: 26)
Kırk hadım nasıl bir erkeğin yerini tutmazsa, kırk düzmece dost da tek bir gerçek dostun yerini tutmaz. (s: 35)
Caneriği, çağla, badem, kiraz, dut, çilek… şeftali, mısır, kavun, karpuz, ceviz, incir, üzüm, kestane… Erikle başlar, kestaneyle sona erer sıcak günler. (s: 47)
Öğrenme, yanlışların yardımıyla yetişmektir… Kendi kendisinin efendisi olmak isteyen, bu isteğin birlikte getirebileceği yanılmalara göğüs germek zorundadır.