Türkiye, tarihiyle yüzleşmek adına tarihini tahrif etme gafletine düşmüştür. Bakın her platformda bunu görmek mümkündür. Araştırmacı sıfatını takınan bazı insanlar televizyon programlarında, özel sohbetlerinde, çıkardıkları dergi ve kitaplarda Atatürk başta olmak üzere, Millî Mücadele, isyanlar, Cumhuriyet ve devrimleri hafife alıcı konuşmalar yapmakta ve kitleleri etkilemektedir.
Bu durum meczup denen takoz tipleri doğurmakta veya kasıtla Atatürk heykellerini tahrip edenler adaletin pençesine düşeceğini anlayınca meczupluğa sığınmaktadır.
Durumdan istifade
Türkiye açılım, Ergenekon ve asrın davalarıyla debelenirken FETÖ denen bir oluşumla karşı karşıya kaldı. Ne yazık ki, Türkiye ile alıp veremediği olan bazı ülkeler, bu durumdan istifadeyle siyasi gerginlik yaratacak davranışlar göstermeye başladılar.
Ermenistan bildiği şarkıyı daha yüksek sesle terennüm ederken Barzani posta koymaya, Yunanistan Ege Adaları üzerinde denetim sağlamaya, Suriye bugünkü duruma zemin hazırlamaya çalıştı.
Avustralya kendi parlamentosunda Asurî soykırımı (!) konusunu işlemeye başladı ve işi anıt açılmasına kadar vardırdı. Irak, kendi toprakları üzerinde Türkiye’nin operasyon yapmasını bağırarak dillendirirken uluslararası camiada şikâyetlere yöneldi.
İran’ın tavrı
Hatırlarsanız, birkaç yıl öncesiyle İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei, Osmanlı Yönetimi’nin Ermenilere “soykırım” yaptığı yönünde demeçler vermişti. Gaf ve gaflet içinde verilmiş bir demeç diye düşünebilirsiniz; ama Türkiye’nin rahatsız edici veya İran çıkarlarına ters düşen bir tavrı nedeniyle söylendiğinden emin olabilirsiniz.
İran ile Osmanlı Devleti arasında 1639 yılında Kasr-ı Şirin antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla her iki ülkenin sınırları düzenlenmiş, günümüze kadar bir değişiklik veya problem yaşanmamıştır. İran ile ilişkilerimizi barış içinde yürüttüğümüz söylenir. Oysa 20’nci yüzyılın son çeyreği ve günümüzdeki olaylar incelendiğinde bazı ayrıntılar ve kaygılar göze çarpar.
Doğu Anadolu’nun Türk, Kürt, Ermeni, Çerkez, Arap ve Nasturîlerden oluşan bir zenginlik içerir. Her üç dinin mensuplarını da görmek mümkündür. II. Abdülhamit döneminde İngiliz, Amerikan ve Fransız misyoner okulları Hristiyan azınlıkları tahrik ediyor ve mahalli idarelere müdahale ederek merkezi otoritenin güçlenmesini engelliyorlardı.*
II. Abdülhamit dönemi
II. Abdülhamit, Ermenilerin yanında yer alan Rusya’ya ve Ermenileri kışkırtan Batı’ya karşı halkı güçlendirmek ve silahlandırmak amacıyla 1890 yılından itibaren Hamidiye Alaylarını kurmuştu. Şii olması nedeniyle İran, II. Abdülhamit’in Sünnîliğe dayanan “Panislamizm” politikasından çekinmiş ve aşiretlerin kendisine karşı kullanabileceğinden şüphe duymaya başlamıştı. Bu korkusu nedeniyle de 1896 Van İsyanı’ndan kaçan Ermenileri topraklarına kabul etmişti. İran, Cumhuriyet’e geçtiğimiz dönemde Ağrı ve Hakkâri’de yönetime başkaldıran Kürtlere kendi topraklarında üs ve barınma imkânları da sağlamıştı. Şah Pehlevî zamanında ise İran, petrol gelirleriyle silahlı kuvvetlerini çok güçlendirerek Ortadoğu’nun jandarması olma rolüne soyunmuş, Türkiye için tehdit olmaya başlamıştı. 1979 yılında mollaların iktidara gelmesiyle Türkiye’ye İslam devrimini ihraç etme gayretine girmişti.
Sovyet İmparatorluğunun (!) dağılması
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine İran, hem petrol zenginliğine hem de Asya’ya açılan kapıya sahip olduğunun bilinciyle çok farklı bir stratejik konum elde etmiştir. Türkiye ile olan ilişkilerini hep bu perspektifle yürütmeye çalışmış olan İran, Türkiye’nin Azerbaycan ile yakınlaşmasından, Haydar Aliyev’in “tek millet-iki devlet” parolasından ve Türk yetkililerin “Adriyatik’ten Çin seddine” şeklindeki demeçlerinden hep rahatsızlık duymuştur.
Bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan, Hazar petrolünde pay sahibi olmaya kalkışınca İran’ın engelleyici faaliyetlerine maruz kalmıştır. Azerbaycan-Ermenistan arasındaki olaylarda Ermenistan ağırlıklı tavır takınan İran, Ermenistan’a gizli silah yardımı yapmıştır.
Azerbaycan’ın, Türkiye ve Batı eksenli politika izlemesi ve Bakü-Ceyhan petrol boru hattının yapımı İran’ın hiç hoşuna gitmemiştir. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin ihtiyacı olan doğalgazın karşılanması ve fiyatlandırılması konusunda birtakım sıkıntılara neden olan İran, Ermenistan ile arasında düşünülen bir doğalgaz boru hattını inşa etmekten de geri kalmamıştır.
Türkiye’ye karşı güç dengesini koruma
Nükleer gücünü geliştirmeye çalışan İran, gerek UAEK (Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu)’nin uyarılarına gerekse ABD ve İsrail’in tehditlerine karşı koymaya çalışırken güç olarak Rusya’ya ve ABD baskısını azaltmak, Batı’nın hoşgörü ve desteğini sağlamak için Türkiye’ye yaslanmıştır.
Türkiye’nin, askerî amaçlarla yürütülecek nükleer çalışmalara başından beri karşı çıkması İran’ın, Türkiye’ye karşı içten içe bir sızı hissetmesine ve onu gizli bir üstünlük sevdasına itmesine neden olduğu izlenimini vermektedir. Tarihsel süreç içinde Panislamizm politikasıyla başlayan endişe, Türkiye’nin Türkî cumhuriyetlerle dayanışma ve işbirliği çabalarının İran tarafından tehdit şeklinde algılanmasıyla devam etmiştir.
İran’ın diğer ihtirasları
Şiî yayını genişletme sevdasından vaz geçmeyen İran, Suriye olayları patlak verdiğinde Rusya ile birlikte Suriye safında yerini almıştı. Üstü kamufleli tehditlerle İran, silah ve mühimmat yardımını, uluslararası platformlarda Suriye’ye destek sağlama çabalarını sürdürmüştür. Astana görüşmelerinde Suriye’nin çıkarlarını ve Beşar’ın saltanatının devamını isteyen tutum takınmaktadır.
Kuveyt’in terör örgütlerine büyük destek sağladığı söylemleri hemen yaptırıma dönüşmüş, fırıncıya söyleyip Kuveyt’e ekmek vermemesi istenircesine bir gecede abluka başlatılmıştır. Kuveyt’in Körfez ülkeleri tarafından dışlanması karşısında İran, onun yanında yer almış Suudî Arabistan’ın karşısına dikilerek siyasî nüfuz alanını genişletme cüretini göstermiştir.
Başı sıkışınca Türkiye’ye yanaşan, çıkarları söz konusu olunca Türkiye’ye sataşan bir İran ile ilişkilerimizin daha dikkatli yürütülmesi gerektiği açık değil mi? Görünmeyeni görünenlerden çıkarmak çok mu zor?