SON DAKİKA
reklam
reklam

Körfez batağı – Afrika kazanı

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 21 Haziran 2017, Çarşamba - 10:00   Okunma Sayısı:

Arap Birliği zirvesinde müşterek ordu konusunda bir anlaşmaya ihtimali belirmişti. Bu sırada Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğündeki koalisyonun Yemen’de iktidarı ele geçiren İran’ın müttefiki Şii Husilere yönelik hava operasyonları devam ediyordu. 
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah El Sisi, zirvenin sonunda, “Arap milli güvenliğinin karşılaştığı zorluklarla mücadele amacıyla Ortak Arap Gücü oluşturulması ilkesinin benimsendiği” açıklamasını yapmıştı. 
Cumhurbaşkanı Sisi, ortak askeri güce katılacak devletlerin temsilcilerinin bir araya gelerek, söz konusu orduyla ilgili çalışmaları yürüteceğini belirtmişti. Şarm el Şeyh’teki zirvede konuşan Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el Arabi de Yemen’deki operasyonun “Husi darbesinin sonunu getirene kadar devam edeceğini” söylemişti.
Operasyonların devam edeceği
Amerikan AP ajansının haberine göre, Mısırlı yetkililer ortak gücün, savaş gemi ve uçaklarıyla desteklenecek yaklaşık 40 bin askerden oluşacağını, bu gücün Yemen’e müdahale edip etmeyeceği konusunda ise net bilgi veremeyeceklerini belirtmişlerdi. 
Diğer yandan da Yemen’deki Güney Halk Komiteleri, Aden havalimanında kontrolü tamamen sağladıklarını açıklamışlardı.
Türkiye dışlanmış mıydı?
Mısır’ın Şarm El Şeyh kentinde düzenlenen ve ortak askeri güç oluşturma kararının alındığı Arap Birliği zirvesine daimi gözlemci statüsüne sahip olmasına rağmen Türkiye çağrılmamıştı.
Dışişleri Bakanlığı Sözcümüz bu açıklamaları “Mesnetsiz iddialar” diyerek yalanlamıştı. Türkiye’nin, toplantıya Suriye’yi temsilen ılımlı Suriyeli muhalif grupların bir temsilcisinin çağırılması girişimi ise olumlu yanıt bulmamıştı. Belki de Türkiye dışlanmak istenmişti.
Tam da zamanı
Arap Birliği’nde bir toparlanma olduğunu gören Batı, Birliği parçalamak için hemen plan yapmaya başlamıştı. Terörizmi desteklediği gerekçesiyle Katar’ı hedef göstermiş, diğer Arap ülkelerinin de Katar’ı kara defterlerine almalarını sağlamıştı.
Bir anda küçücük Katar düşman ilan edilmişti. Üstelik İslam âlemi ramazan ayında idi. Yarımada’nın en güçlü ülkesi Suudî Arabistan, kara sınırını kapatmış, Katar’ın hava yolu bağlantılarını kesmiş ve adeta ambargo uygulamıştı. ABD Başkanı ise Katar’ın teröre destek verdiğini söylemeye devam ediyordu.
Türkiye, Katar’a karşı cephe alan diğer Müslüman ülkelere çağrılar yaparak barışçıl yaklaşımdan uzaklaşılmamasını, kardeşliğin pekiştirilmesini vurgulamaya çalışırken üstü kapalı mesajlarla ABD’yi de uyarıyordu.
Ne olduysa bir anda oldu ve ne değiştiyse de bir anda durum değişti. ABD-Katar arasında imzalan bir savunma anlaşmasıyla Katar ABD’den 12 milyar dolarlık son model savaş uçakları satın aldı.  Burada merak edilen şudur: Türkiye diplomatik kanalları daha da zorlayarak ABD ile zaten bozuk giden ilişkilerini biraz daha gerseydi hal nice olurdu. Biraz satışa geldik galiba?
Afrika’da kan gövdeyi götürüyor
Nijerya, Somali derken Kenya’da da bir terör örgütü sesini duyurmaya başladı. Adı: Hareket el-Şebab el-Mücahidin (Mücahit Gençlik Hareketi) veya kısaca El-Şebab…
Somali’de Federal Geçiş Hükümeti’ni ortadan kaldırmak için savaşan bu silahlı örgüt, 2011 yılından beri ülkenin güneyini kontrol etmektedir. Mayıs 2011 itibariyle 14 bin civarında militana sahip gücüyle bu bölgelerde sıkı bir şeriat uyguladığı bilinmektedir. 
Örgütün, 2006 yılında Etiyopya kuvvetleri tarafından dağıtılıp parçalara ayrılan İslami Mahkemeler Birliği kaynaklı olduğu belirtilmektedir. Örgütün aynı zamanda İslam düşmanlarına karşı cihad ettiği öne sürülmekte ve Federal Geçiş Hükümeti (FGH) ile Afrika Birliği Somali Görevi’ne karşı savaşmaktadır. 
El Şebab üyeleri, yardım için çalışanları korkutmuş, kaçırmış ve öldürmüştür. Bu da yardım örgütlerinin bölgeden çekilmesine neden olmuştur. Pek çok batılı devlet ve kuruluş tarafından terörist olarak tanımlanan örgütün El-Kaide ile de bağlantıları olduğu da bilinmektedir. 
El Şebab terör örgütünün Kenya’nın kuzey doğusundaki Garissa üniversitesine gerçekleştirdiği baskında çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu 147 kişi hayatını kaybetmişti. Şimdiye kadar cılız ses veren ve eylemleri pek de dikkate alınmayan örgüt, adını ilk defa böyle bir vahşetle öne çıkarmıştı. Bugün daha ileri seviyede bir güce ulaştığı kesindir.
Ne var ki, basına fazla yansımamaktadır. BM, İnsan Hakları örgütleri herhalde konuya biraz daha eğilmek zorunda kalsalar?

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam