Mısır’da iktidar bir manevra ile el değiştirmişti. Yeni iktidarla uğraşma konusunda en büyük mücadeleyi veren Türkiye, dünyayı da yanına çekmeye çalışıyordu. Mısır’ın bugünkü iktidar sahipleri ise, Türkiye’nin bu tavrında hoşnut değillerdi. Günün birinde “Yahu Türkiye, sana ne oluyor da bize karşı çıkıyorsun?” demeye kalkacaklar diye bekliyorduk. Benzer bir duyuruyu daha önce dile getirmişlerdi.
Türkiye, Mısır’da meydana gelen olaylar hakkında bilgi almak maksadıyla Kahire’deki büyükelçisini çağırmaya kalkışınca Mısır, daha seri bir hareketle Türkiye’deki büyükelçisini çekivermişti.
Ardından da Doğu Akdeniz’de Türkiye ile birlikte yapacağı tatbikatı iptal ettiğini açıklamıştı. Türkiye bu açıklamaya bir düzeltme getirmek ihtiyacını hissetti. Sözleşmelerin bitmemesi, ticari bağlantıların zarar görmemesi ve diyalog için kapıların açık tutulmasını vurgulamıştı.
Arap-İsrail dünyası
Din kardeşi diye bildiğimiz Araplardan her zaman olduğu gibi tepki yoktu. Türk insanına sempati duyan (!) Suudi Arabistan’ın, Hac mevsiminde hacı adaylarımızın yoluna takoz koyması, suça bulaşmış Türklere kendi hapishanelerinde en ağır infazları uygulaması hep tepkimizi çekiyordu.
Suudi yöneticiler, Mısır’daki iktidar değişikliğine tepki göstermedikleri gibi destek de vermekte ve hatta Mısır’ı karşısına alan ülkelere tavır koyacaklarını da beyan etmekteydiler. ABD, Mısır’da yaşananlardan İsrail’i sorumlu tutmak fikrine katılmıyor, Mısır’a yapılan yardımların kesildiğini dile getirmek istemiyordu.
ABD Genelkurmay Başkanı, Temsilciler Meclisi’ne gönderdiği mektupta “Esad’ın hava gücünü yok edebileceklerini ancak bunun sorunu çözmeyeceğini, muhaliflerin yönetimi ele almaları halinde ABD menfaatlerini korumayacaklarını” belirtmekteydi.
Türkiye’nin, Mısır olaylarında parmağı olduğu iddialarına İsrail, “dikkate bile alınmayacak beyanlar” olarak bakarken ABD, “yeterli istihbarata dayanmayan açıklama” şeklinde karşılık vermiş, Türkiye’nin Ortadoğu politikası yeni bir boyut kazanmıştı.
Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın hemen güneyinde İsrail’in desteğiyle yürütülen Kıbrıs Rum Yönetimi’nin petrol aramaları sonuç verdiği takdirde Türkiye’nin nasibini alamayacağı da net olarak görülmekteydi...
İnsan hakları
Suriye sınırımızda gün geçmiyor ki, bir olay veya ölüm olmasın. Düşürülen harp uçağımızın soruşturma sonuçları daha netleşmeden sınırda meydana gelen topçu ateşleri, toplu ölüm olayları ve PYD adıyla ortaya çıkan PKK’nın yan kuruluşu, Türkiye’nin dış politikasında yer işgal etmeye başlamıştı.
Sırp kasabı, Müslümanları katlederken kendisine muhalif Hristiyan zümreleri de katlediyordu. Bunları kimse dile getirmedi. Irak’ta yaşananlara seyirci kalan Türkiye, Suudi Arabistan hapishanelerinde yatan insanlara, Çin’in Sincan topraklarında mezalim altında yaşayan idama mahkûm edilmiş Uygurlara, Guantanamo üssünde yıllarca işkenceye maruz kalanlara da hiç kulak vermedi, sorumlularını adalet önüne çıkaracak girişimlerde bulunmadı.
Mısır’da daha az sayıda olmak üzere Irak’ta ve Suriye’de günde 20-30 kişi ölüyor, kimyasal silahlar kullanılarak kitleler imha ediliyordu. Yapılan resmi açıklamalarda “Müslüman kardeşlerimiz katlediliyor” deniyor da “insanlar katlediliyor” denmiyordu. Oysa bunların içinde Hristiyan olanlar da vardı.
İsrail’in Sina Yarımadası’ndaki gruplara saldırısına ses çıkarılmıyordu. Hep bataklık olarak bahsedilen Ortadoğu’nun demokrasi anlayışı zaten batıktı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Batı’nın tavrı bellidir. Bunu değiştirmeye ne gücümüz yeter ne de zamanımız… Belki milyarlarca dolarlık yatırımları olan ABD ve AB, kendi çıkarlarının kesintiye uğramaması için sesini çıkarmaz, demokrasi dersi vermeye devam ederken ve Rusya konuyu çiklet çiğneyerek dinliyor. Biz neden Ortadoğu’daki şiddet yanlısı liderleri imana davet (!) etmiyor da dünyayı yanımıza çekmeye çalışıyoruz? Demokrasinin bir gereği diyalog değil midir?