Genel anlamda krizler
17 Ağustos 1999 Yalova depremi resmi kurum ve kuruluşların içine düştükleri acıklı hali göstermişti bizlere. Ders almamız gereken, eksiklerimizi ve zayıf taraflarımızı gösteren çok olay vardı bu süreçte. Sıkıntılar bugüne kadar devam edip geldi. Sonradan olan depremlerde de benzer sıkıntılar yaşandı.
Ülkemiz her yaz mevsiminde orman yangınları yaşar. Yüzlerce ağaç yanar. İşi başlangıçta sıkı tutmadığımız gibi gurur meselesi yapar; ama çevre ülkelerden söndürme uçağı talep etmeyiz.
Toprak kayması, çığ, dere taşması ve geçtiğimiz hafta Doğu Karadeniz’de aşırı yağışların neden olduğu sel ve su baskınlarını yaşadık. Yerel yöneticilerin olayları karşılamada fenersiz yakalandıklarını dile getirmekle beraber konuya ciddi şekilde yaklaştıklarını ve ayrıntılarıyla inceleyerek çözüm üretmeye çalıştıklarını söylememek de haksızlık olacaktır.
Alınmış veya alınacak olan önlemlerin ve buna bağlı olarak kullanılacak donanımların her olayda, her coğrafyada veya farklı iklimlerde değişik olması normaldir.
Domuz gribi, kuş gribi vb…
İnsanımızın sağlığını ciddi şekilde tehdit eden bir “domuz gribi” salgını yaşadık. Bu ve benzeri salgınlar belli merkezlerden mi yönetiliyordu, bilmiyoruz; ama bu salgından önce kuş gribi diye bizlere kanatlı hayvanları boğazlattılar. Bu hayvanların yaşam hakkı hepimizin üzerine vebaldir.
Domuz gribinin dünyada ilk belirtilerinin ortaya çıkmasıyla Dünya Sağlık Örgütü uyarıcı açıklamalar yapmış ve kısa aralıklarla bu açıklamalarını tekrarlamıştır. Ölümlerin başlaması üzerine domuz gribi vakasının “henüz bizde görülmediği ve her türlü tedbirin alındığı” açıklamaları yapılmıştı.
Belirli aralıklarla yaptığım hastane ziyaretlerinde “domuz gribi”ne yakalandığı endişesiyle birçok vatandaşımızın hastanelere müracaat ettiğini görmüştüm. Mevcut doktor ve sağlık personeliyle bu insanlara cevap vermenin kolay olacağını kabul etmek mümkün değildi.
Tedbirler eksik miydi?
Sağlık Bakanlığı ve sağlık hizmeti veren personel, iyi niyetle fedakâr çalışmalar yaparak bu olayın üstesinden gelmiş ve ilgili Bakanlığın Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarılarına kulak vermiş olmasına rağmen ölüm vakaları bile başlamıştı.
- Sanal ortamda pilot bölge ve hastanelerin seçilerek farklı senaryolar yaratılabilirdi,
- Alınacak önlemler ve müdahale yöntemleri çeşitlendirilebilirdi.
- Aşı konusunda devleti yönetenler arasında “gereklidir-değildir” tartışması çıkınca
halkta aşının gereksizliğine inananların sayısında artış olduğu görüldü. Oysa aşının yararları –bugün için de geçerli- televizyon kanallarında, afiş ve pankartlarla sokaklarda anlatılabilirdi. devlet büyüklerinin kamuoyu önünde aşı yaptırma veya yaptırmama konusundaki düşüncelerini tartışma şeklinde ortaya koymaları doğru değildir.
O zaman neden aşı ithal edildi? Elde kalanlar oldu mu?
Coronavirüs salgını
Şimdi Coronaviriüs gibi aşısı hâlâ bulunamamış bir küresel salgının pençesindeyiz. Dünyanın neredeyse her ülkesinde her gün hayatını kaybeden insanlar var. Gün içerisinde hasta çocuk ve yaşlı yüzlerce kişinin doktorlarımızın karşısına çıktığını ve hastalığın onlara da bulaşması riskinin yüksek oranlara çektiğini söyleyebiliriz.
Hastanelerde doktorlarımızı korumak esas olmalıdır. Virüs kapmış olanlara evlerde karantina yöntemi uygun olmuştur. Aşı bulunduğunda da mobil aşı timlerinin oluşturulmasıyla hastanelerin yükünün azaltılabileceği bir başka önlem şekli olarak düşünülebilir. Böylece doktorlarımızın mikrop kapma riskleri çok daha aza çekilebilir.
Her yıl yeni bir tehditle karşı karşıya kalıyoruz. Çok öncelerde ortaya çıkan kolera hastalığını kene saldırısı, kuş gribi ve domuz gribi takip etti. Bütün bu ürkütücü olayların hayvancılığımıza, turizm gelirlerimize, ekonomimize ve insanımıza ters etkileri oldu. Bunu da mutlaka savacağız; ama ne zaman?
Gelsin yenisi veya sıradaki!