Avrupa’da Rönesans ile başlayan bilim, kültür ve sanat alanındaki gelişmeler, iki yüzyıl sonrasıyla matbaanın, üç asır sonrasıyla da resmin ülkemize girmesiyle adından söz ettirebilmiştir. Matbaanın gecikmesi insanların bilgiye erişimini, dini yakıştırmaların zorlaması ise sanatın gelişimini engellemiştir.
Sanatsal faaliyetler, günümüzde bile bazı kesimlerce “öylesine” bir meşguliyet alanı gibi gösterilmek istenmektedir. Sanatçı ise birtakım uygunsuz yakıştırmalar ve itibarsızlaştırmalar sonucu özlediği değeri bulamamaktadır. Oysa sanatçı, hayal ve düşüncelerini kendi uğraşı alanındaki nesnelere yansıtarak ifade etmeyi, tasarımını emekle yoğurarak çehrelere heyecan katmayı ustalıkla başarabilen kişidir.
Dokuz boğumlu boğaz, söz gümüş ise sükût altındır, itidal, meşveret, sükûnet, hatayı kendinde ara… Bu sözlerin bizim kültürümüzdeki kökleri çok derinlerdedir, hatta Rönesans’tan da ötededir. Gelin görün ki, bunlar bile matbaayı, sanatı ve estetiği zorlamış ve hâlâ kendisine yer bulamamıştır. Bağırmadan çağırmadan konuşmak, önce sabırla dinlemek, sakin cevaplar vermek… Bir tülü yerleşememiştir dilimize ve kültürümüzdeki asil yerine…
*** *** ***
Kültürümüzdeki defolu yanlardan sonra bir de eğitimimizdeki sakatlığı ele alalım. Uluslararası cari dili çoğumuz günlük konuşmalar şeklinde biliriz. Onu da tam beceremeyiz. Özellikle iktisadi terimleri telâffuz edenler ise yabancı dildeki şekliyle söylemeyi tercih ederler. Kompleks, bir açığı kapatmak isteme, kendisine hava verme kaygıları vardır çünkü…
Bu neden kaynaklanır? Okullarımızda herhangi bir yabancı dili okuyan çocuklarımız, bir yabancıyla basit bir konuşmaya bile giremez. Yol tarifi, sorulan bir yer veya saate cevap verme, tam olarak ifade edemeyeceğini anlatma bunların en basitlerindendir. Avrupalı çocukları okulların tatil dönemlerinde ülkemize davet eder, evlerimizde ağırlardık. Şimdi yine yapılıyor mu bilmiyorum. Diziler, kulaklıklar, magazin ve şov programları ise daha önce ekranlarda verilen yabancı dil derslerinin yerini aldı. Sonuç da gayet doğaldır.
*** *** ***
MİNSK Grubu’nun üyesi Fransa’nın taraf duruma düştüğü gün gibi aşikâr… Fransa’nın Minsk grubu eşbaşkanlığından ayrılmasını istemişiz. Bu talep 2001 yılında da yapılmış ancak Fransa işlevini sürdürmüş.
Dünyayı karşımıza almak gibi bir niyetimiz tabii ki yoktur; ancak sürekli aleyhimizde çalışan ABD’deki Ermeni Diasporası ve Fransa’daki Ermeni lobileri, gerçekten Ermenistan’ın hissiyatını mı yansıtıyor, yoksa yönlendirme içinde midirler? Bunu iyi analiz etmeliyiz.
AİHM gibi çok önemli ve etkin bir kuruluş varken neden hukuk yollarına başvurmayı düşünmüyoruz? Neden bugünkü değer sistemleri ve ilkelerle kıyaslama yapmıyor ve karşı tarafa cevap vermiyoruz?
Baksanıza, Rusya, çarpışan iki devletin liderlerini aynı masada karşısına oturtuyor, Fransa ve Türkiye’nin görüşünü bile almıyor. Aman daha fazla ileri gitmeyeyim, Minsk grubundaki ülkelerden birinin lideri de Türkiye’nin taraf olduğunu söyleyerek ayrılmamızı isterse ne diyebiliriz?
*** *** ***
TSK’dan 1998 yılında emekli olup gazetelerde yazı yazmaya başlayınca ilk yazdığım yazılardan birisinde irtica tehlikesini dile getirmiştim. Bugün 2020 yılı… Aradan geçen 22 yılda değişen bir şey olmadığı apaçık görülüyor. Şekil aynı kişiler değişik ya da niyet aynı yollar değişik olabiliyor.
Bu devlet adama en seçkin yerlerde en yüce görevleri vererek şereflendiriyor; ama gelin görün ki, adamın niyeti bozuksa Cumhuriyet yasalarıyla alıp veremediği hususlar ortaya çıkıyor. “Dervişin zikri, fikri, fiili bir olmalıdır” derler. Cumhuriyet devrimlerini ve Atatürk’ün emperyalistlere geçit vermediği mücadeleleri de oklarının karşısına koyarak II. Mahmut devrine kadar uzanıp setre pantolonuna bile dil uzatabiliyor. Bu devirde bu kafa! Bu da siyasetimizde düzelmeyecek bir durumdur. O zaman şu sözü tahlil etmek mi gerekiyor?
Düşün; her şey üstüne üstüne geliyorsa, belki de sen ters gidiyorsundur.
(Dostoyevski)