Rusların, Çarlık Devri’nden beri sıcak denizlere inme hayal ve hedefleri vardı. Bu hedeflerini gerçekleştirmek için 1877-1878 Harbi (93 Harbi dediğimiz)’nde Yeşilköy’e kadar gelmişlerdi. Balkan ve I. Dünya Harbi yıllarında fırsat kollamış, İstiklâl Savaşı sırasında yardımlaşma adı altında Türkiye’ye yakınlık göstermişlerdi.
Boru hatları / Hedef ilgisi
Türkmen doğalgazının İran üzerinden Batı’ya ulaşmasını engelleyen Rusya, Ukrayna meselesi yüzünden Batı ülkeleriyle yaşadığı zorlu ilişkiler nedeniyle yeni bir petrol hattının inşasını öne sürmüştü.
Bu hat, Karadeniz’in altından geçirilip Bulgaristan’ın Burgaz limanına bağlanacak ve Yunanistan’ın Dedeağaç limanından dağıtım yapılacak şekilde planlanmıştı. Belli ki, Rusya Federasyonu, biraz rahatlamayı ve Batı’ya karşı bir şeylerin acısını çıkarmayı düşünmekteydi. Bu plan Batı’nın hoşuna gitmemişti.
Batı’ya rağmen Rusya ile ilişkilerini sürdürmeyi hatta geliştirmeyi sürdüren Türkiye, Batı’yı kızdırmaya başlamıştı. Ülkemizin özellikle petrol ve doğalgaz hatlarının yapımı konusunda Rusya’ya rağmen Rusya ile birlikte hareket etmesinin doğru bir hareket tarzı olacağı açıktı. Üzerinde bulunduğumuz coğrafya, ne NATO’yu küstürmeyi ne Rusya’yı ürkütmeyi, ne de kuyruğumuza bastırmayı gerektiriyordu. Tabii kimsenin kuyruğuna basmamayı da…
İki süper güç ve Suriye
ABD, Suriye’de Esad’ı devirmek gibi bir çalışmasının olmadığını, CIA Başkanı’na yaptırdığı açıklamalarla netlik kazandırmaya çalışmıştı. Gözlemciler bunu Rusya karşısında geri adım olarak da değerlendirmişlerdi. Aslında bu oyunlar ve demeçler birer taktikti. Türkiye’yi hizaya getirmek ya da çizgi içine çekmek gerekiyordu…
İşin buraya varacağı başından belliydi. Türkiye, dost ve müttefiklerine karşı son iki yıldan beri mesafeli duruş sergiliyordu. AB kriterlerini kabul etme safhasında bile iç meseleleriyle boğuşuyor olması dışarıda kötü imaj yaratıyordu. Dolayısıyla dost bildiğimiz ülkeler karşımıza dikilmişlerdi. Kıbrıs meselesi ve Ege Adaları sorununu çözmemiş bir Türkiye’yi AB’ye almak istemiyorlardı.
Suriye meselesinde Rusya’dan ilgi ve destek bulan bir Türkiye’nin, ekonomisi bozuk ve iç meseleleriyle boğuşuyor olması gerekiyordu
Kümeleşmeler ve lobiler
Arap âleminden hiç ses çıkmasa da Uzak Doğu’da farklı bir gelişme yaşanıyordu. Japon parlamentosu, pasif savunma durumunu terk ediyor, dış politikasında değişikliğe gidiyordu.
II. Dünya Harbi’nde iki kez maruz kaldığı atom bombası saldırısı Japonya’yı dize getirmiş ve mağlup olmasını sağlamıştı. Bugüne kadar acılarını anma günü şeklinde sürdüren Japonya, bu fasit çemberi kırmaya başlamıştır. Japon Parlamentosu, Silahlı Kuvvetlerin yurt dışında harekât yapabilmesine onay vermiştir. Japonya Başbakanı Şinzo Abe, pasifist anayasanın sadece “meşru müdafa” amaçlı askeri güç kullanımına izin veren 9. maddesini ‘kolektif meşru müdafaa' bağlamında değiştirmeyi planlarken, ABD’de de ‘hazırlıklar' sürdürülüyordu.
Abe’nin, Japon Silahlı Kuvvetleri üzerindeki kısıtlamaları hafifletecek bir dizi öneriyi mayısta parlamentoya sunacak olmasını değerlendiren Amerikalı Amiral Robert Thomas, Japon liderin, anayasa değişikliğinin gerçekleşmesi durumunda ‘iki ülke güçleri arasındaki işbirliğinin artmasının önünün açılacağı' yorumunu yapmıştı.
Emperyalizmin ilgi ve etkilerine karşı
Emperyalizmin ilgi ve etki alanları artar veya farklı alanlara yönelirken iç meseleleriyle boğuşan Türkiye’de çeşitli kurum ve kuruluşlar sarsıntılı bir dönem geçiriyordu. Bu meseleler durulmaya başladığı anda Türkiye, IŞİD ve PKK sorunlarıyla muhatap oluyordu. Uluslararası para kuruluşları para birimimizle oynamaya başlamışlardı. Başımızda bir de mülteciler sorunu vardı.
ABD’nin, Suriye topraklarında yaptığı operasyonlarda Türkiye ile müşterek harekâttan kaçınması, YPG’yi öz evlât olarak görmesi ve Türkiye’yi küstürmektense ikna etmesi çabaları dışlanmışlığımızın bir boyutudur.
AB’nin son gelişmeler karşısında Türkiye’ye karşı mesafeli duruşuna bir de Arap âleminin tavrı eklenmiştir. Suudî Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın Katar’daki Türk üssünün kapatılması isteği de ABD güdümlüdür. Gerek Türkiye gerekse Katar tarafından nasıl karşılık bulacağı şimdiden kestirilemez ama Türkiye’nin Arap âleminden koparılmak sitendiği de bir gerçektir.