SON DAKİKA
reklam
reklam

Nasıl anlatmak gerekir?

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 7 Temmuz 2017, Cuma - 10:00   Okunma Sayısı:

Bir üçgenin alanı, tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir…
(Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesiyle irtifaının darbının nısfına müsavidir.)
Dünyanın en güç işi, bir şeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan izlemektir. Juspe Kunde
Vizyon, başkalarına görünmeyeni görme sanatıdır. Jonathan Swift
Patates cips olacağını bilse, bu yolu seçer miydi? Anlamak için pîr olmak
“Simyacı” adlı eseriyle ünlenen meşhur yazar Paulo Coelho’dan size güzel bir hikâye… Leonardo da Vinci; ‘Son Aksam Yemeği’ isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaşır… “İyi”yi İsa’nın bedeninde, “Kötü”yü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundadır…
Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başlar. Gittiği bir konserde korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark eder. Onu poz vermesi için atölyesine davet edip sayısız taslak ve eskizler çizer. 
Aradan 3 yıl geçer. ‘Son Akşam Yemeği’ neredeyse tamamlanmıştır; ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştır… Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için Leonardo’yu sıkıştırmaya başlar.
Yahuda modelini günlerce arayan Leonardo; vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam bulur. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştır. Leonardo yardımcılarına seslenir ve adamın güçlükle de olsa kiliseye taşınmasını sağlar. Artık taslak çizecek zamanı kalmamıştır.
Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa dikerler. Zavallı adam, başına gelenleri anlamakta güçlük çekmekte, Leonardo ise, adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçirmeye çalışmaktadır. 
Leonardo işini bitirince, sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş, gözlerini açar ve bu harika duvar resmini görür. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle,

    ---Ben bu resmi daha önce görmüştüm, der. Aralarında şöyle konuşma geçer:
    ---Ne zaman?
    ---Üç yıl önce. Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce… O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.

Leonardo’nun fırçası elinden düşmüştür… “İyi” ve “Kötü”nün yüzü aynıdır… Her şey insanın yoluna ne zaman çıktığına bağlıdır…
***
Matematik finali
Dört üniversite öğrencisi, uyanamadıkları için matematik finaline geç kalırlar. Okula gidince hocaya arabalarının lastiğinin patladığını söylerler. Hoca ilk başta inanmaz ama öğrencilerinin yalvarmalarına dayanamayarak onları üç gün sonra sınava tabi tutacağını söyler.
Sınav günü gelince hoca dört öğrencinin hepsini boş bir salonun ayrı köşelerine oturtur. Sınav geçme sistemi şöyledir: 100 üzerinden 50 puan alan herkes sınavı geçebilir. Hocanın hazırladığı sınavda ön sayfada 10’ar puanlık dört tane basit matematik sorusu vardır. Bunları kolayca çözerler. Arka sayfada ise 60 puanlık bir soru vardır:
    ---Hangi lastik patladı?

Deveye sormuşlar: 
    ---Boynun neden eğri? 
    ---Medula spinalisin merkezi ilk omurun miyeli sinirlere yaptığı lokal baskıdan ötürü dorsal ve ventral motorik sinirler sıkıştığı için.

Korun(may)an doğa
Sanıyorum en büyük ayıbımız bu olacaktır. Vapurda Boğaz gezisi yaptığım turistler, yeşil alanların, korulukların içine hançer gibi girmiş beton yığınlarının doğayı tahrip ettiğini görünce dudaklarını büküyorlardı. Tarihi mekânların arasına sıkıştırılmış derme-çatma yapılar ve eski eserleri gölgede bırakan dev binalar karşısında beni incitebileceklerini düşünüyor olacaklar ki, konuşmadan resim çekmeyi tercih ediyorlardı.
Soruları kendimize soralım mı?    
   Ağaç dikimi yapmadan çam, sedir, meşe, kayın gibi ağaçları keserek gelecek nesillere yeterli bir bitki örtüsü ve iklim bırakamıyorsak? 
    Mevcut iş yerlerini kapatarak tüketime ve ithalâta dayalı marketler açıyor, sadece ekmek parası için satış yapan küçük esnafı zabıtanın dayağına maruz bırakıyorsak?
    Plastik su şişesinin suyu bitince çöp bidonuna kadar yürüme zahmetine katlanamıyor ve sahil, park ve otobüs duraklarını sigara izmariti üretim merkezi haline getiriyorsak? 
    Piknik yaptığımız yeşil alanlarda genç ağaçlara salıncak kuruyor, rüzgâr yönünü hesaplamadan yaktığımız ateşin dumanının ağaca zarar verdiğini düşünemiyorsak hangi sevgiden hangi saygıdan bahsedebiliriz?
Doğayla ilgili hususları daha önce de yazmıştım. Anlayamayan değil de anlamak isteyenler olmuş galiba? Yeniden yazmak ihtiyacını hissettim.

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam