Bu salgın ve kısıtlılık günlerimizde en çok yapılan işler arasında başta televizyon izlemek olmak üzere sosyal medyaya takılmak, çeşitli oyunlar, gazete, bulmaca, kısmen de olsa okuma eylemleri daha çok gerçekleştirilmektedir. Kimseciklere gidemediğimiz gibi, kimseciklerin de gelmesini açıkçası istemiyoruz. Adeta eskilerin ‘’yerinde yıpransın’’ dedikleri gibi yerimizde yıpranmaya çalışıyoruz.
Normal zamanlarda kitap okuma alışkanlığımız pek olmasa da bu salgın döneminde kısmen de olsa bir artış göstermişe benziyor. Belki de biz öyle olmasını umuyoruz veya öyle olduğunu zannediyoruz. Bu günlerde okuduğumuz bin dokuz yüz ellili, altmışlı, yetmişli yılları anlatan roman, öykü, anı kitaplarında; köyünde okul olmadığı için şehir veya kasabalardaki yakın akraba ve kısmen de olsa tanıdıklarının yanında okuduklarına dair anlatımlar dikkatimi çekmektedir. Anladığım kadarıyla o günlerin teması ‘’okumak isteyenin elinden tutmak, imkânları ölçüsünde yardımcı olmak’’ şeklindeydi.
Her dönemin olağan sayılan, öne çıkan davranış biçimleri vardır. Okuduğumuz bu kitaplardan bin dokuz yüz ellili, altmışlı, yetmişli yıllarda okuyana topyekûn destek olunduğunu anlamaktayız. İnsanlar nasıl bir kültüre sahiplerse, okuyana karşı adeta hizmet yarışına girmişlerdir. O günün kısıtlı şartlarında köyünde okuma imkânı bulamayan zeki köy çocukları, bu hakları ödenemez insanların yaptıkları fedakârlıklarla okumuşlardır. Bunların çoğu da öğrencilik yaşamlarında başarılı olmuşlardır. Bunlara dair anıları, yaşam öykülerini okurken herhangi bir nedenle kasabaya yerleşmiş bu insanların maddi imkânlarının da çok sınırlı olduklarını anlamaktayız. İşin en çarpıcı tarafı da çoğunlukla çocuğun yanlarında okuyabileceği teklifi bu akrabalardan veya tanıdıklardan gelmektedir.
Yatılı okul sınavlarını kazanmış öğrencilerden istenen kefil senetleri de yine böyle gönüllülerce imzalanmıştır. Günümüzle kıyaslanamayacak bir biçimde; okuyana, okumak isteyene samimi, kalıcı bir destek vardı. Bu desteğin itici gücü maddi varlık değil, zamanın dayanışma kültürüydü. Bu kültür ortamında ben de bir eğitim-öğretim dönemi kadar bir yakınımızın yanında okudum. Yaklaşık kırk beş yıl önce bana gösterilen yakınlık, destek unutulacak cinsten değildir.
Bu köy çocuklarının çoğunlukla uysal olmaları ve derslerinden başka bir şey düşünmemeleri belirleyici özelliklerindendir. Bu çocuklar okullarını başarı ile tamamlamışlardır. Basamak olarak kullandıkları bu okullardan genellikle bir üst okulların yatılılık sınavlarını kazanarak o günün şartlarına göre iyi bir tahsil yapmışlardır.
Zeki köy çocuklarına evlerini açan, sofralarına bir kaşık fazladan koyan elleri öpülesi o fedakâr insanların bugün artık sayıları gün geçtikçe azalmaktadır. Geriden bu kültürü destekleyecek bir kuşak yetişmemiştir. Bu imkânlardan yararlanan benim gibi insanlar, evlerini bu gibi çocuklara açmayı düşünseler bile hane halkıyla bir ortak karara varamazlar. Her şeyden önce evdeki ‘’bencil’’ yetişmiş çocuklarımız buna razı gelmezler.
Eğer bundan elli, altmış, yetmiş yıl önce yaşayan insanlar; bizler gibi bencil düşünmüş olsalardı acaba nasıl bir eğitimli insan gücüne sahip olurduk? Bunu siz değerli okuyucuların yorumlarına bırakıyorum. Kalın sağlıcakla…