SON DAKİKA
reklam
reklam

Sınır ve bedel

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 3 Ocak 2021, Pazar - 10:53   Okunma Sayısı:

   Bu yazıdaki olayı geçen yaz yaşamıştık. İlginç olması nedeniyle pandemi sürecinde yayımlatmak istedim. Toplumumuzun aksayan taraflarına örnek olması bakımından önemlidir.

 

Bahçede oturuyoruz

   Apartmanın bahçesinde oturuyoruz. Komşum burnundan solur vaziyette geldi. Selam ve hatır faslından sonra konuya girdi. Kadıköy’den dönüyormuş. Yol vermekten imtina eden sürücüler, birbirine çarpan insanlar, araçta yer vermeyenler, ıslık çalarak birini çağıranlar, gereksiz korna çalanlar… Bugün onu çıldırtan kişi ve eylemler olarak karşımıza çıkıyor.

   Bu kadar umursamazlık, bu kadar hoyratlık nasıl oluştu? Kim getirdi bu hale bizleri? Bunları düşünelim; ama bir şeyleri de göz ardı etmeyelim: Büyük şehirde yaşamanın maliyeti vardır. Şehir yaşamı uygarlık demek olduğuna göre önce bizlerin uygar olmamız ve karşımızdakine uygarca davranmamız gerekir. Her şeye sinirlenmeden, güler yüzü elden bırakmadan ve nazik ifadelerle karşımızdakine hitap edebiliyor muyuz? Bunların yanında şehirde yaşamanın sınırlamaları da vardır.

 

   ---Madem konumuz Kadıköy’de geçiyor, hadi, şimdi ben de konuşayım. O kadar kalabalığın içinde aklımıza gelen bir şey için yürürken aniden durup geriye dönmek ne demek? Önce hafiften bir arkaya baktıktan sonra dönsek daha iyi olmaz mı?

   ---Nedenmiş o?

   ---Kadıköy içinde kafeler, kafebarlar çoktur. Ya bu kalabalığın içinde arkamızda tepsi içinde bardak veya yemek götüren kişi varsa? Ya bize yakın yürüyen insanlar, çocuklar varsa? Çarpışmayı önlemiş olmaz mıyız?

   ---Ohooo!

   ---?

   ---Tenkit edebilmemiz için bazı şeyleri tatbik etmeliyiz. Sizin telefonunuz titreşimli mi, ses ikazlı mı?

   ---Çaldırın bakalım.

 

Telefon çalınca

Ve komşunun cep telefon numarasını çaldırdık. Şehirlerarası otobüs terminalinde ciyak ciyak bağırarak yolcuları uyaran ses yayın cihazı gibi çalıyordu. Titreşimli ikazın nasıl olduğunu ona gösterdikten sonra trende, vapurda, otobüste ve insanların çok olduğu yerlerde çevreyi rahatsız etmemiş olacağını anlattık. Sonra telefonunu titreşim ikazlı hale getirip getiremeyeceğimiz sorduk.

 

   ---O zaman ben telefon sesini duyamam ki?

   ---Eee, bu da bir kültür. Telefon kullanmanın da bedeli var. Arada bir bakarsın o zaman…

Galiba başarıyoruz. Burnundan soluyan bir kişiyi önce rahatlattık. Sonra nezaket kuralları içine çekmeye başladık.

 

Ah be bacım!

   Yalova depreminde beni en çok etkileyen bir kişi vardı. Belli ki varlıklıydı ve deprem varlığını almıştı. Şöyle diyordu ekranlarda:

   ---Düne kadar her şeyim vardı. Bugün sadece el fenerim var. Ermenek maden ocağındaki kaza sonrasında ocaktan henüz çıkarılamamış bir işçinin yakını anlatıyordu:

   --- Çalışanların ekmeğine göz dikiyorlar. Yemeklerimizi dışarıda yememiz gerekiyor; ama müsaade etmiyorlardı.

Bu kazada da Ayşe Gökçe Ana yüzündeki derin kırışıklarla, yuvalarına göçmüş gözleriyle ve acıklı sesiyle “oğlum yüzme de bilmiyor” diyordu. Eşi maden ocağında kalan yoksul ama onur abidesi kadın ağlayarak anlatıyordu:

 

   ---Çok darlık çektik. Sonunda bolluk olur diyorduk; ama olmadı işte…

   ---Bacım, seni izlerken nasıl gözlerim dolduysa şimdi yazarken de aynı duygularla yüreğim kanıyor. Haklısın! Bilemedik, köylümüzün işçimizin insan olduğunu… Hepimiz suçluyuz. Senin karşına çıkacak gücümüz, konuşacak yüzümüz yok. Cesaretimi toplayarak bir şeyler söylememe müsaade edersen yine yüzsüzlük yapmak istiyorum:

   ---

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam