SON DAKİKA
reklam
reklam

BİR YUDUM MUTLULUK

Köşe Yazarı:   Eklenme Tarihi: 2 Mart 2021, Salı - 10:22   Okunma Sayısı:

Seksenli yıllardı. Henüz terör dallanıp budaklanmamıştı. Yurdun her yerine korkusuzca gidilip geliniyordu. Ayrıca devletin en yüksek makamlarınca ‘’Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz.’’ diye de söylendiği yıllardı. Mesleğimizdeki rotasyon sistemi gereği doğu illerimizden birine tayinimiz çıkmıştı…

Bir kasım sabahı otobüse atladığım gibi yeni görev yerimi görmek için yola çıkmıştım. O zamana kadar Doğu Anadolu’ya hiç yolumum düşmemişti. İlk durağım Koyulhisar’dı. Bir dinlenme tesisinde otobüsten indik. Orta yerde yanan koca bir soba, elinde üzeri çay bardakları ile dolu ‘’Çay, çay isteyen var mı?’’ diye dolaşan yağız bir delikanlı. Otobüste yapılan anonsla ‘’çayların firmadan olduğunu’’ da öğrenmenin verdiği bir teşvikle çayımı aldım. Çayı almasına aldım da kaşık yoktu. Masaların üstüne şekerlik konmuştu. Şeker biraz esmer, şekilsiz ve küçüklü büyüklü mıcır asfalt taşlarına benziyordu. Bu manzara biraz garibime gitti. Çayları dağıtan esmer çocuk da görünürlerde yoktu. Daha fazla dikkat çekmeden etrafımdaki insanlara bakmaya başladım. İnsanlar ellerindeki şekeri ağızlarına getirip bir parça koparıp çaylarından bir yudum alıyorlardı. O zaman anladım ki; doğu buradan başlıyordu. Doğu insanının ‘’kıtlama’’ çay içtiğini duysam da şimdiye kadar böyle bir manzarayı hiç görmemiştim. Bu işte o kadar ustalaşmışlardı ki; şekeri ne zaman kıt diye kırıp ağzına attıkları anlaşılmıyordu. Her şey o kadar doğal mecrasında oluyordu ki…

Bu duraktan sonra artık daha da doğuya gittikçe kafamda daha başka nelerle karşılaşabileceğimi tahmin etmeye çalışıyordum. Bir ara Ağrı’da bir siyasetçinin seçim mitingi alanında insanların ellerindeki dövizlerden birine dikkatle bakarak ‘’Bu tezek dediğiniz de nedir?’’ diye sorması üzerine vatandaşın birisinin:

‘’Efendi! Aslı pohtur, kalorisi yohtur’’ diye cevap vermesi şeklinde geçen diyalog aklıma gelivermişti de yüzümde bir tebessüm belirmişti. Doğuda gittiğimiz yerde bizim de yakacağımız bu tezekti ya neyse bir görelim bakalım, diye geliverdi birden aklıma. Buraya kadar merakımdan hiç uyumamıştım ama yolumuzun da bir hayli uzun olduğunu biliyordum. Bu hülyalarla yolumuza devam ederken uyuyup kalmıştım. Erzurum’a vardığımızda sabah olmuş güneş bir adam boyu yükselmişti…

Ağrı, Patnos, Erciş derken nihayet okulumuzun bağlı olduğu Muradiye İlçesi’ne gelmiştim. Minibüsçünün ‘’Hocam son durak’’ demesiyle bir hayal kırıklığına uğramıştım. Orta yerde refüjleri olan genişçe bir yol, karşılıklı birkaç salaş dükkân ve karşıda ilçenin en görkemli yapısı kaymakamlık binası… Görev yapacağım köye giden minibüsçüyü buldum. Selam verip kendimi tanıttım. Misafir severlikte birbiri ile yarışırcasına ‘’Hocam hoş geldin’’ nidaları arasında minibüsteki en ön koltuğa beni buyur ettiler. Mesleğimin beşinci yılıydı. Yurdun bu coğrafyasına ilk defa geliyordum. Araba ileriye gitse de gönlüm hiç de buralarda kalma taraftarı değildi. Akşam saatlerine yakın bir zamanda köye varmıştık. Muhtarın evinin önünde durduk. Aşağıya indik. Muhtarın oğluymuş. Çok güzel Türkçe konuşuyordu. Beni içeriye davet etti. O gece üstü toprak damlı bir odada yattım. Tabi tuvaleti sorduğumda o da dışarıdaydı. Kendi kendime iyice kara vermiştim. Sabah erkenden bir göz de olsa okulumu görüp gerisin geriye dönecektim. İstifa etmeyi iyice kafaya koymuştum. İki tane küçük çocuğumla bu mahrumiyet içinde ne yapabilirdim ki… Düşümde gece sabaha kadar bu düşünceler içinde mücadele ederken horozların sesi, kuzuların meleşmesi, köpeklerin gelip geçene havlamaları üzerine uyanmıştım…

Sabah kahvaltımızdan sonra muhtarın oğlu ile okula gittik. Okulun elli metre ilerisinde nizamiye girişi vardı. Biz okulu gezerken bir komutan geldi. Tanıştık. İsminin İsmail olduğunu söyledi. Muhtarın oğlu izin isteyerek yanımızdan ayrıldı. Biz İsmail komutan ile askeri birliğe çıktık. Makamda otururken ben:

‘’Komutanım ben buraya çoluğumu çocuğumu getiremem. Çok mahrumiyet’’ dedim. Bu sözlerime biraz alınan İsmail komutan:

‘’Benim eşim de burada ve daha yaşına girmemiş bir de kızım var. Bize ne olursa sana da o olur.’’ Diyerek yüreğime bir su serpti. Omuzlarımdan büyük bir yük gitmiş oldu. Yıllarca ve çok zorluklarla elde etmiş olduğum öğretmenlik mesleğime o söz üzerine sanki yeniden bir kez daha dönmüş gibi oldum. Bana kalsa ilk vasıta ile ilçeye dönüp istifa dilekçemi yazıp memleketime dönecektim. İsmail komutanın teminatı beni çok sevdiğim mesleğime yeniden döndürdü.

Askeri birliğin aracıyla Çaldıran’a oradan da memlekete dönüp ara vermeden yasal süre içinde görev yerime döndüm. Van’dan bir tane uyuyan güzüne, bir de çift kişilik Bursa işi divan ve diğer malzemeleri alarak lojmana yerleşmiştik. Gece saat ona kadar jeneratörden elektrik de veriliyordu... Askeriyeden şimdilik bir miktar kömür gelmişti. Aybaşında ilçeden ücreti karşılığında kömür de almıştım. Bir iki çuval un alıp askeriyenin fırınına teslim ettim, oradan günlük ekmeğimiz de alıyordum. Okulda elli kadar öğrenciyle devamsızlık sorunu olmadan eğitim öğretime başlamıştım.

O yıl normal şartlarda bir kış yaşamıştık. Lojmanın beş yüz metre aşağısında pınara benzeyen bir su gözü vardı. Okulun tuvaletlerine de lojmana da suyu buradan alıyorduk. İlk iş olarak muhtarla iş birliği yaparak, İsmail komutanın da iznini alarak okula bir çeşme yaptırmaya karar verdik. Çevrede başka bir su kaynağı yoktu. Suyu askeriyenin kaynağından alacaktık. Yaklaşık bin metrenin üzerinde hortum temin edilmesi ve kanal açılması gerekiyordu. Konuyu ilçe de kaymakamlığa resmi yazı ile muhtarlık aracılığı ile bildirdik. Açtığımız kanalı gören yetkililer bize yeteri kadar hortum ve çimento verdiler. Köyde gençler ile imece usulüyle bu kanalı açtığımız gibi gerekli bağlantıları yaptık. Hortumu açtığımız kanala döşeyip suyumuzu okul bahçemizin üst tarafına getirdik. Bir de çeşme yaptık. Artık okulumuzun suyu vardı. Bu çeşmeden komşularımız da su almaya başladılar. Çeşmeden fazlaca akan suyu okul bahçemizin eğimine göre iki tarafına kanal açtırıp öğrencilerle kavak, söğüt gibi suyu seven fidanlar dikecektik. Ne de olsa su medeniyet, su yeni bir hayat demekti…

Ertesi yıl okullar açıldıktan birkaç ay sonra bir akşamüstü okulun önünde duran arabanın korna sesine lojmanın kapısına çıktım. Araçtan biri bayan dört kişi indi. Gelen Kaymakamdı. Diğerleri ile de tanıştık. Misafirlerimi lojmana davet ettim. İçeri girdiler. Misafir salonumuz vardı. Orada oturdular. Kendilerine kahve ikram etmiştik. Kahvelerimizi içerken Kaymakam:

‘’Öğretmenim okulun dış duvarlarının sıvaları dökülmüş. Bir imam köylüye cami yaptırıyor da öğretmen köylüye bu kadar küçük bir işi yaptıramaz mı?’’ demesiyle kafam attı. Bir an için bu adama haddini bildirmem gerektiğine karar verdim.

‘’Kaymakamlık makamını kullanarak siz yaptırın. Dört başı mamur bir okulda çalışmaktan gurur duyarım…’’ Dedim. Bir yıldır buradasın okul için ne yaptın’’ deyince bu söze de çok bozuldum ve:

‘’Devletin on dört yıllık okuluna su getirdim’’ dememle Vakıflar Van Bölge Müdürü devreye girdi.

‘’Biz de zaten o su işine bakmaya geldik’’ demesiyle ortam biraz sakinleşti. Kaymakam önde bölge müdürü ardından dışarı çıktık. Vakıfların Almanya temsilcisi sarışın bayan kızlarımı çok sevmişti. O çocuklar ile içeride kaldı. Bir yabancının dilini bilmediği çocuklarla kaynaşması görülmeye değer bir manzara oluşturmuştu.

Biz dışarı çıktığımızda okulun kapısı açıktı. Kaymakamın:

‘’Öğretmenim okulun kapısını açık bırakmışsın’’ deyince biraz da gıcık olsun diye:

‘’Kaymakam Bey cami kapısı ile okulun kapısı her zaman açık olmalıdır. Ben öyle gördüm, öyle biliyorum’’ deyince kaymakam sessiz kalmayı tercih ederken

‘’Okulun içerisi gayet güzelmiş’’ dedi. Ben de:

‘’Kaymakam Bey elimizden gelen budur. Okullar açılmadan köyün bekçisine ben de yardım ettim birlikte badana yaptık.’’ Biraz daha yumuşayan Kaymakam:

‘’Okuluna bir onarım ödeneği çıkaralım da dış sıvasını yeniden yaptıralım. Tuvaleti de yenileyelim. Nasıl olsa su işini de hallettirmişsin. Çevreye örnek bir okul olsun.’’ dedi. Okulun bahçesini gezerken yan taraftaki kanalları gördü.

‘’Burası ne olacak’’ diye sordu. Ben de:

‘’O iki kanala kavak, söğüt gibi fidanlar diktireceğim’’ dedim. Bunun üzerine Vakıf İlçe sorumlusuna dönerek:

‘’Öğretmenimi kutlarım. Bu fidan işini de size havale ediyorum. Ne zaman, ne kadar fidan isterse verin ve hatta okula teslim edin’’ diye tembih etmeyi de ihmal etmedi. İlgili görevli:

‘’Emredersiniz Kaymakam Bey. Öğretmen ne zaman haber verirse fidan işini ben ayarlarım. Zaten sizin bilginiz dâhilinde İlçe Ziraat Müdürlüğümüz bu tür girişimleri teşvik ediyor.’’ Dedi… Ayrılık zamanı gelmişti. Şoför arabayı çalıştırınca bayan misafirde lojmandan dışarı çıktı. Hep birlikte arabalarına bindiler. Korna çalarak vedalaştık. İşimizi zamanında, planlı ve düzgün yapmış olmanın verdiği cesaretle Kaymakam Bey’in karşısında dik durarak okulun onarımını ve tuvaletlerin yenilenmesi kararını aldırmayı başarmıştım. Bu güzel haberdi…

O yıl ilkbahar ile birlikte açtığımız iki kanala çocuklar ile beraber fidanlarımızı diktik. Nizamiye kapısına çok yakın olması ve yirmi dört saat iki nöbetçinin orada bulunuyor olması tek güvencemizdi. Çeşmenin tahliyesinden belli bir debide akan suyu iki kanala paylaştırmıştık. Sürekli suyu olduğu için fidanlarımız bir yıl içinde tahmin ettiğimizden daha çabuk büyümüştü. Fidanların yeşilliği uzaklardan bakıldığında okul yerleşkesini süsleyerek çevreye bir farklılık katıyordu. Çocuklar okullarının resimlerini yaparken, diktikleri fidanları da resmetmeyi unutmuyorlardı. İlkbahar ile birlikte her sabah çeşmenin önünde sıraya geçerek ellerini yüzlerini yıkamayı bir alışkanlık haline getirmişlerdi. Okul ve çevrenin emek gücü, vakıflarında maddi destekleriyle okulumuzu suya kavuşturarak mutluluğumuza mutluluk katmıştık. Öğrencilerin temizlik alışkanlıklarında görülen değişiklik bir eğitimci olarak beni ziyadesiyle mutlu ediyordu…

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam