SON DAKİKA
reklam
reklam

Hindistan

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 25 Temmuz 2017, Salı - 10:00   Okunma Sayısı:

Bölgemizde bir sürü gelişmeler oluyor; ama Hindistan’ın hiç sesi duyulmuyor. Oysa büyük güçler her şeyden haberdar ve her şeye tepkilerini ortaya koyuyorlar.
Aslında Hindistan, farklı uygarlıkların kümelendiği geniş bir alandır. Uygarlıklar, değişik güçleri cezbetmiş, Hindistan toprakları büyük imparatorlukların ve Arap emirliklerinin istilâlarına, Portekiz ve İngiliz egemenliklerinin kurulmasına maruz kalmıştır.
Bu kadar çok kabilenin, etnik oluşum ve milletin Hindistan’a akın etmesi değişik ırk ve dinlerin de görülmesine neden olmuştur. 
Hindistan’a ilk gelenler
Deniz yoluyla Güney Hindistan’a gelen Mısırlı ve Romalılar,  Doğu Asya’ya kadar uzanmışlar, sonraki yüzyıllarda ise Hindu krallıkları güney Hindistan’ı yurt edinmişlerdir. M.S. 630 yılında Sind ve Gujarat eyaletlerinde başlayan ilk İslamî faaliyetler görülmüş, Gazneli Mahmut’un seferleriyle İslam dini yayılmaya başlamıştır.
1398 yılında Timur’un ordularını Semerkand üzerinden Delhi’ye doğru yürüyüşe geçirmesine kadar Delhi’de değişik birçok Sultanlık kurulmuştur. 1500 yıllarına kadar bölgeyi elinde tutan Timur, daha sonra Babür Şah yönetimindeki ordulara yenilince Hindistan’da Moğol dönemi başlamıştır.
Moğollar dönemi
Babür Şah ilk hükümdardır (1527-1530). Moğollar döneminde Hindistan altın çağını yaşamıştır. Moğollar, egemenliği ellerinde tutarken bir yandan da kültür, sanat ve mimariye önem vermişler ve Hindistan’da büyük eserler yaratmışlardır.  Bir örnek vermek gerekirse Tac Mahal, Şah Cihan döneminin en güzel mimarî eseridir. Adalet sistemi dünyanın birçok yerindeki uygulamalardan çok ileridedir. Son hükümdar İngilizlerin idam ettirdiği Alemgîr (1658-1707)’dir.
İngilizler dönemi
Hindistan’ı işgal eden ilk Avrupalı güç Portekizlilerdir. Vasco da Gama, 1498 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Kerala eyaleti sahillerine ulaşmıştı. Portekizliler, bu yolun keşfiyle aslında Hindistan ticaretini ele geçirmişler ve 1961 yılına dek sömürge faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. Hindistan’daki ilk sömürgeleştirmeyi 1612 yılında bir ticaret merkezi kurmakla başlatan İngilizler,  British East India Company aracılığıyla 1640’ta Madras’ta, 1668’de Bombay’da ve 1690’da Kalküta’da ilk ticaret merkezlerini kurmuşlar ve şirket aracılığıyla Hindistan’la olan ilişkilerini iki buçuk asır devam ettirmişlerdir.
İngilizlerin Portekiz egemenliği devam eder de Fransızlar geri mi kalır? Onlar da 1672 yılında ilk ticari merkezi olarak Pondicherry’i kurmuş ve Hint topraklarındaki zenginlikten pay kapma yarışına girmişlerdir.
Bir ahtapot gibi
Hindistan, 1803 yılında Pencap bölgesi dışında bütünüyle İngiliz yönetimi altına girmiştir. İngilizler bu dönemde bile, Moğol hükümdarı Ekber’ın düzenlediği yönetim kurallarını uygulamışlardır. Yetenekli siyasî danışmanlarını ve disiplinli ordularını Hindistan’a gönderen İngilizler, “Böl ve yönet” politikasını esaslı bir şekilde tatbik etmişlerdir.
1857’de ilk tepkiler ve kıpırdanmalar ortaya çıkınca Bengal ordusundaki Hintli askerler silahlarını bıraktı. Bir kısım asker de milliyetçilerin safına geçti. Bu durum kitle katliamlarına ve linçlere yol açtı. Binlerce insan öldü. İngilizler kayıplarının öcünü almıştı. İngiliz otoritesinin yetiştirdiği Hintliler kritik görevlere getirilmiş ve İngiliz egemenliği perçinlenmişti.
İngilizler ise daha çok demir, kömür gibi madenleri işletme, çay üretimi ve pamukçuluk gibi para getiren konularla uğraşmaya önem veriyorlar, demiryolu ağını ve düzenli sulama kanalları sistemini kuruyorlardı. 
Mahatma Gandhi ve pasif direniş
Gandhi, 1915’te Güney Afrika’dan dönmüş, bağımsızlık hareketini düşünmeye başlamıştı. İngilizlerin, 1919’da Amritsar’da toplanan halkın üzerine ateş açarak katliam yapmaları üzerine direniş hareketi başlamıştır. II. Dünya Savaşı’nın sonunda sömürgecilik idealleri ve Avrupa ülkelerinin başka ülkeler üzerinde hak iddiaları sona erince İngilizler,  bu kadar geniş toprak parçasını ellerinde tutacak güçleri olmadığını görmüşlerdi. Hindistan’da bulunan Müslüman azınlıklar, bu durumu avantaj olarak kabul edip Hindulardan ayrılmak istediler. Böylece bölünme problemi gündeme geldi.
Bağımsızlık
Müslüman azınlığın temsilcisi Muhammed Ali Cinnah uzlaşmaz bir tutum içinde tepkilerini gösterirken Hindu çoğunluğun temsilcisi Mahatma Gandi ise iç savaş tehlikesinin farkına varmıştır.
1946 yılının başlarında her iki gruptan yüzlerce insan öldürülür ve taraflar karşılıklı katliamlara yönelirken ülke iç savaşa doğru sürüklenmektedir. İslam Birliği, 1946 Ağustosunu “Doğrudan eylem günü” ilan eder, Kalküta’da Hindulara yönelik kitle katliamları hız kesmeden devam eder. Hindular da Müslümanlara karşı öç alma hareketlerine girişirler. 
Olayların önünü alamayacaklarını anlayan İngilizler, 1947’de ülkeden ayrılmaya karar verirler. Haziran 1948’de Hindistan bağımsızlığına kavuşur.
Halihazır durum ve sonuç
Pencap ve Bengal bölgelerindeki kanlı çatışmalara rağmen Gandi, iç savaş tehlikesini göze alarak bölünmeye karşı çıksa da Hindistan bölünür. Bu bölünmeden Pakistan gibi Müslüman bir ülke milletler ailesine katılır. Doğu Pakistan, Bengaldeş olarak şekillenir. Bugün için Hindistan ve Pakistan arasında Keşmir bölgesi hâlâ sorun teşkil etmektedir.
Ekonomisi önceleri tarıma dayalı olan Hindistan, günümüzde sanayi hamleleri yaparak dünyanın sanayileşmiş ilk 10 ülkesi arasına girebilmiştir. 1990’lı yılların sonlarında başarılı beş nükleer deneme yapmış olan Hindistan’ın Pakistan ile barış yapması henüz uzak ihtimaldir. Endüstrisini besleyen enerji kaynaklarında bir tıkanma olmadığı sürece bu dev gücün sesinin fazla çıkması da beklenmemelidir.

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam