SON DAKİKA
reklam
reklam

Bu toprağın insanları

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 21 Mayıs 2021, Cuma - 11:01   Okunma Sayısı:

İlk soru                                                                                   

İlk sorudur, “Ne olacak bu memleketin hali?” Hepsi kendi ata toprağında memleket sevgisiyle yaşayan, bu ülkenin adetleriyle bezenmiş, kendi geleneklerini sürdüren insanlar, köy kahvesine gittikleri zaman kendi akranlarıyla buluşan ve ülke meselelerini konuşan yiğitlerdir.

Hele Batı’daki insanlarımız meyhanede buluşmuşsa konu daha farklı boyut kazanır. Dünyanın gidişatı, Türkiye’nin yönetimi, yöneticilerin tenkidi, borçlar vb… Herke ekonomisttir, herkes hukukçudur, herkes yöneticidir…

Hüsmen Aga’nın “Yog be yav!” dediğine Moiz, “A be kuzum neden öyle dersin?” diye karşılık verir, itirazını belirtir. Onları bu kulvara sokan aynı mahallenin insanı olmak, aynı ülkenin mensubu olmaktır.

 

Bu toprağın insanları

Bu topraklar, üzerinde yaşayanları ve yaşamış olanları bağrına basmış, dışarıdan gelenleri kendine bağlamıştır. Farklı inançların buluştuğu, farklı mabetlerin oluştuğu bir yerdir. Toprağı verimlidir, onu verimli kılan karasabanın ardındaki emektir, terdir.

Hüsmen Aga, Ökkeş Baba, Salur Dede, Vakur Emmi, Temel Reis… Anadolu köylerinde eski Ermeni ailelerinden kalmış olan isimler Aram, Ohannes, Varujan; Rum ailelerden Adonis, Hristo, Kosta ile biraraya geldiklerinde köy yolunun çamurunu, köyün içinden geçen derenin yaratacağı tehdidi veya hayvanlara sirayet eden hastalıkları tartışırlar.

 

Kendine secde ettiren toprak

Araplar tarafından İstanbul’a yapılan fetih girişimleri sırasında birçok İslâm mücahidi şehit düşmüştür. Bunlardan bir kısmının kabirleri surların dibindedir. Bazılarının mezarları Galata’da bazılarının da Eyüp gibi semtlerde bulunmaktadır. Bu kabirler, tarih olarak İstanbul’un Osmanlı hâkimiyetine geçişinden öncesine ait olmasına rağmen günümüze kadar gelebilmiştir.

İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından alınmasından itibaren de birçok yerde mezarlıklar açılmış, bunlardan bir kısmı yok olmuştur. Surların dibinde, kalelerin dış bedenlerinde, cami ve tekke hazirelerinde bulunan çok eski tarihli mezarlar günümüze kadar ulaşabilmiştir.

 

En eski semtlerde

Eyüp, Maltepe ve Karacaahmet gibi genel mezarlıklarda eski tarihli mezar taşları çoğunlukta olmakla birlikte az sayıda çok eski tarihli mezar taşı da görülebilmektedir. Rumelihisarı Kalesi’ne bitişik Aşiyan, Yoros Kalesi yakınındaki Osmanlı mezarlığı, Beykoz Kasrı yanındaki Gazi Yunus, Yalıköy’deki Çakmak Dede, Paşabahçe ve Kuleli Kışlası’na yakın Kandilli mezarlıklarında yaptığım incelemelerde mezar taşları arasında 19’uncu yüzyıla ait tarihlerin yazılı olduğunu gördüm.

Eyüp, Karacaahmet ve Anadoluhisarı semtindeki Göksu Deresi kıyısında bulunan mezarlıklarda daha eski tarihli taşlara rastlanmaktadır. Sonraki yüzyıla ait mezar taşlarının, eski tarihli mezar taşlarını adeta iterek kendilerine yer açtığını, günümüz insanının da 18 ve 19’uncu yüzyıl mezar taşlarını iteleyerek kendisine yer açtığını görmek insana üzüntü veriyor.

Mezarda ağaç çıkması, toprağın genleşme ve büzülmesi gibi nedenlerle yan yatan, yıkılan veya çeşitli dış etkiler sonucu kırılan çok sayıda mezar taşı da vardır. İyi niyetle ama bilinçsizce yapılan düzeltme çalışmaları sırasında mezar taşlarındaki tarih ve yazıların bir bölümünün okunmayacak şekilde ve kıble istikameti gözetilmeksizin toprağa çakılmış olması ise ayrı bir üzüntü kaynağıdır.

 

Bir de başka diyarlardan alıntı yazı

… Akıl almaz iskeletler Roma’nın yeraltı mezarlarından çıkarıldı. 1587 yılından kaldığı tahmin

 

edilen Roma sokaklarının altındaki derinliklerde saklanan ve görünümüyle nefes kesen labirent mezar ağlarının keşfiyle tespit edildi. Mezarlar, Hristiyan inançlarına olan bağlılıklarından dolayı ilk Hristiyan şehitleri olduğuna inanılan ‘azizlerin’ çürümüş iskeletlerine ev sahipliği yapıyordu.

Bu iskeletlerden birçoğu, (onları keşfedenler tarafından “yer altı mezarı azizleri – catacomb saints” ismi verilen) Protestan reformasyonu sırasında ezilmiş, çalınmış ve tahrip edilmiş sayısız kutsal emanetler karşılığında Avrupa’da (Özellikle Almanya) dağıtılmıştı.

Gönderilir gönderilmez her bir iskelet giydirildi ve sayısız değerli mücevherler, pahalı elbiseler, taçlar, zırhlar hatta peruklarla donatıldı. Ölümden sonra onları bekleyen zenginliği ancak Hristiyan inancına olan bağlılık sözlerini vermeleri koşuluyla sağlandığını tüm ziyaretçilere hatırlatmak için iskeletler belirlenmiş kiliselerde sergilenmektedir.

Her ne kadar Dan Brown romanlarından fırlamış bir hikâye gibi gelse de olayların hepsi bir gerçektir.  Keşiflere ve yer altı mezar azizlerinin asıl hikâyelerine hayran kalan sanat tarihçisi Paul Koudounaris, Avrupa’yı gezerek her azizin statüsünü keşfetmeye ve belgelemeye çalışmıştır.

Adı “Cennetlik Vücutlar” olan kitabında, “Kült servet, muhteşem yeraltı azizleri kimlerdi?” tarzında bir soru yönelterek yeraltı azizlerinin merak uyandıran köken ve tarihleriyle ilgili cevaplar aradığını söyleyebiliriz. Kimdiler, tam olarak ne zaman öldüler, onları kim yeraltı mezarına yerleştirmeyi emretti ve neden bunca zamandır Avrupa’nın dini kurumlarında unutuldular?

 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam