Viyana’da ilk gün
Havaalanından kalacağımız otele geldikten sonra kendimize kısa bir yemek ve dinlenme molası verdik. Burada kalacağımız süre beş gün gibi kısa bir süreydi. Uykumuzdan feragat edip daha çok yer görmeyi aklımıza koymuştuk.
Bir şehri tanımanın en güzel yolu, şehir planı elde sabahtan akşama kadar yürüyerek gezmektir. Biz de öyle yaptık. Bulunduğumuz yer ve çevremizdeki caddeleri işaretledik. Şehir planındaki ölçekten yürüyüş mesafelerini çıkarttık.
Vals ve çikolatanın isim yaptığı Viyana’da Mozart’ın evi, geniş meydanlar, göğe uzanan katedraller, güzel saraylar, bakımlı bahçeler, Tafelspitz (Sofrada et), orijinal ve birbirinden güzel şişelerde likörler… Şehir içinde bisiklet yolları, trenler… Parklarda şemsiye ile güneşlenen mayolu insanları rahatsız edecek kimseyi göremezsiniz. Sokak çalgıcılarını ve kendilerini gümüş rengine boyamış cansız (!) mankenleri gördükçe ilgimiz ve gezme isteğimiz daha da çok artıyordu.
Trafikte ayağınızı kaldırımdan yola attığınız anda araçlar hızlarını kesip duruyor ve yol veriyorlar. Ben bunu eşimle birlikte parkta da denemek istedim. Bisiklet yoluna girdik ve uyarılıp uyarılmayacağımızı test etmek istedik. Üç dakika sonra bir bisikletli yanımıza geldi ve bisiklet yolunda yürüdüğümüzü ikaz etti.
Şehir surlarında
Viyana şehir surlarını mutlaka gezmeliydik. Askeri ataşe öğrencimdi. Yola çıkarken kendisini aramış ve bize yardımcı olmasını rica etmiştim. Çok ilgilendi ve surları görebileceğimiz en hâkim noktaya götürdü bizi. Viyana Kuşatması’nı çok iyi incelemiş, hatta kroki haline getirilmiş olan savaş planlarını yanıma almıştım.
Önce surların maketi üzerinde bulunacağımız yeri kararlaştırdık. Öğleden sonra surlara hâkim noktaya geldik. Hemen yanımızdan Tuna Nehri akıyordu. Girişte asılı bir pano vardı. Bu panoya düşman (Türkler) durumu işlenmiş, Viyana kuşatma altında gösterilmişti. Açıklamaları okuduktan sonra kendi hazırlıklarımla karşılaştırmıştım. Ayrıca resimler çekiyor, notlar alıyordum.
Viyana gezisinde Osmanlı Ordusu’nun icra ettiği Viyana Kuşatması’nın şehir insanında büyük korku ve derin üzüntüler yarattığını gördüm. Çektiklerini anlamamak mümkün değil. 1683 Viyana Kuşatmasında karşısında olduğumuz Avusturya’nın 231 yıl sonra I. Dünya Harbi’nde dost ve müttefik bir ülke olarak yanında yer almışız.
Ruslara karşı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü sağlamak maksadıyla Romanya, Galiçya ve Makedonya’da görev alan kolordularımız yüzlerce şehit vermişler. Aynı Avusturya II. Dünya Harbi’nde Ruslardan gördüğü desteğe karşılık koca bir anıt dikmiştir.
İnsanlık âlemi, bir ailedeki kardeşler gibidir. Bu aile fertleri arasında bazen kavgalar olmuş, bazen sevgi, saygı ve barış yer bulmuştur. Aynı Avusturya, AB’ye giriş müzakereleri sürecinde Türkiye’nin AB üyeliğine kesinlikle karşı olduğunu ısrarla belirtmiş ve belirtmeye de devam etmektedir.
Bütün bu olup bitenleri anlayabiliriz; ancak anlamakta güçlük çektiğimiz bir şey var: Viyana’daki kiliselerden birinde iki Osmanlı askerinin bir Avusturya askerinin ayakları altında eza-cefa çekerken betimlenmiş heykeli çok dikkat çekicidir.
Günlük geziler arasında
Her caddesi dinlenmeye, oturmaya ve alışverişe müsait olan Viyana’da biz de yoruldukça oturup birer kahve içiyor, dinlendiğimizi hissettiğimiz anda da bir mağazaya giriyorduk. Benim en çok tercih ettiğim değişik şişeler halindeki içki türleriydi. Özellikle küçük şişelerden evimde koleksiyon yapıyordum.
Eşim ise biblolara bakmayı tercih ediyordu. Üç tane de biblo almış, birer şaheser olan bu objeleri akşam otel odasında bir kez daha gözden geçirmiş ve kendi ambalajlarının dışında daha koruyucu şekilde sarmıştık...
… Viyana içinde banliyö seferleri yapan trene bindik. Gayet rahat ve konforlu olan bu ulaşım araçları Viyana varoşlarını dolaşıyordu. Bir istasyonda üçer çocuklu iki Türk anne binmişti. Çocuklar tramvayın sükûnetini bozmuş, ayakkabılarıyla koltuklara çıkıyordu. Bir Avusturyalı yaşlı hanım yanlarına giderek yüksek sesle ikaz edince, anneler ve çocukları sus pus olmuşlardı. Var mıydı öyle AB kriterlerine ters düşmek (!).
İlginç enstantanelerden biri de kendisini gümüş renginde boyayan ve manken görünümüyle değişik pozlarda duran sanat erbabıdır. Özellikle bilmeyenler onları heykel zannederek yanında durmayı ve poz vererek resim çektirmeyi deniyorlar. Bir süre sonra hareket eden manken, gülüşmeye ve çekingenliğe yol açıyordu.