Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki gelişmeler gelecek için endişe vericidir. Operasyonlar, HDP’nin kıskaca alınması, Türkiye’deki diplomatik misyonun gözlerini ve kulaklarını bu bölgeye dikmesi, bölgenin kalkınmasına yönelik tesislerin yapımına daha fazla ağırlık verilmemesi gibi hususiyetler, bugünün kargaşasını durultma ve günü kurtarma şeklinde görülebilir.
Gayretlerimizi sadece terörün bitirilmesi için sarf ve teksif ediyoruz. Devletin, kardeşliği pekiştirici yönde ve ileriye dönük bir çalışmasının olduğunu da düşünmek istiyorum. Belki bizler göremeyeceğiz, ama çocuklarımızın daha geniş boyutlu ve daha müzmin haldeki sorunlarla karşılaşacakları ihtimal dahilindedir. Onlar da herhalde bugünleri tartışacaklar ve çoğumuzun kulaklarını çınlatacaklardır.
* * *
Bazen duymak istemediklerimiz, çizginin neresinde duracağımızı öğreten yardımcı ilkelerdir. Meşhur sözdür; “Damattan yana mutlu çıkan oğul kazanır, mutsuz çıkan kızını da kaybeder.”
* * *
Çok çirkin bir hastalığımız var. Bundan nasıl ve ne zaman kurtuluruz bilmiyorum. Bu hastalık şimdi turistlere de geçmiş durumda. Konuyla ilgili olarak daha önce bir yazı yazmıştım ama yine yazmak ihtiyacını hissediyorum. Bu arada affınıza da sığınırım. Türk parasıyla oynama deyince aklımıza okul yıllarımızda cam veya ahşap masaların üzerinde orta parmağımızın altındaki paranın önüne bir madeni para koymak ve parmağımıza vurunca onu istediğimiz noktaya yöneltmek gelmesin tabii…
Bir de madeni paramızın üzerindeki Atatürk resminin yerine bayrak, flama ya da cami resmi koymak da gelmesin. Tamamen tahripkâr ve Cumhuriyet’in kurucusunu silmek amaçlı yapılmış bir harekettir.
Kâğıt paralarda ise bir ışığa tutma veya tırnaklama gibi hal vardır. Uzattığım kâğıt parayı eliyle tırnaklayan herife soracaktım “Ne yapıyorsun sen böyle?”
Sonra gayet zeki (!) olan adam anlamıştı herhalde paranın gerçek olduğunu… Şimdi turistler de aynı hareketi yapıyor, sahte parayı nasıl anlıyorlar merak ederim… Senin gibiler onlara da öğretmiş bu ülkenin onurunu kıracak şeyleri… Üstelik ölümden dönmüş emekli bir subay olarak benim iki kez onurum kırılıyor.
Eyy, tahıla dayalı beslenme sisteminin ürünü yonga! Et yiyen kurdun bakışıyla ot yiyen koyunun bakışı aynı mı? Biri proteinle besleniyor cin gibi bakıyor, diğeri ot yediğinden melül melül bakıyor. Bu kadar şüpheci veya meraklı isen paramıza zarar vermeyecek şekilde bir makine alıp koysana tezgâhına! O para akşama kadar fırıncın, balıkçının, minibüsçünün, pazarcının elinde dolaşıp duruyor. Herkes aynı işlemi yaparsa o yepyeni para bir haftada yüzüne bakılmayacak hal almaz mı?
* * *
Erkekler genellikle hanımlarla alışverişe çıkmak istemezler. Alışveriş kültürünün dışında yetiştikleri için izlenecek yolları da bilmezler. Eşleriyle gitmek zorunda kalırlarsa ya kendileri bir yerde oturup çay kahve içmeyi ya da bir kitapçıya girmeyi tercih ederler.
Bir kumaş bakacak hanım nerdeyse raflardaki tüm kumaşları indirtir. Ruj bakılacaksa aynanın karşısında her rengin tonlarından dudağa sürülür ve silinir. Tezgâhtar, satıcı, manifaturacı ne derseniz deyin çok tahammüllü insanlardır. Gık demeden her denileni yaparlar. Ev hayatlarını merak ederim. Evde de böyle midirler acaba? Veya böylesine zengin alış veriş edebiyatı dünyanın bir başka ülkesinde var mıdır acaba?
Bir arkadaşım anlatıyor.
A: Abi ayakkabı sıktı biraz.
E: Şimdi sıkar, giydikçe genişler bu ayakkabı… Az sonra aynı dükkânda başka bir ayakkabıya bakarken
A: Abi bu biraz bol geldi ya!
E: Şimdi biraz bol gibi ama zaten yürüdükçe ayak şişiyo’ tam gelir o zaman.
* * *
Bir başka esnaf ağzından:
---Abi bu niye bu kadar ucuz?
---Abim biz toptancısıyız toplu alıyoruz.
---Abi bu niye bu kadar pahalı?
---Abim bu kalitelisi. Daha ucuzu da var ama biz satmıyoruz, şikâyet oluyor diye.