Türkiye’ye gelişi sonrası
Matthew Palmer, ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olarak Türkiye’ye yaptığı ziyaretin ardından bir demeç vermiş, yetkililerle, iş adamlarıyla ve milletvekilleriyle yaptığı görüşmelerden büyük memnuniyet duyduğunu belirtmişti. Bu görüşmeyle bağlantılı olarak;
1. 1997 yılında Göçmenlik ve Uyruk Kanunu’nun 219’uncu Bölümü uyarınca terör örgütü olarak kabul edilen PKK’nın lider kadrosundaki Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın kimlik ya da yer tespiti hakkında bilgi verenler için Türk hükümetinin koyduğu para ödüllerini ABD Dışişleri Bakanlığının onayladığı,
2. 2001 yılında ABD hükümetinin PKK’yı 13224 sayılı Başkanlık Kararnamesi uyarınca Küresel Terör Unsurları listesine aldığı bilgisini vermişti. Zannedersiniz ki, Türkiye’den birisi konuşuyordu
Dil ve üslup değişiyor
Türkiye’yi yanında görmek istediğini dile getiren ABD, yıllar geçtikçe farklı dil kullanmaya başlamıştı. Örneğin;
- Washington, enerji konuları da dahil olmak üzere Akdeniz'deki nüfuzunu sürdürme
niyetinde olduğuna işaret eden,
- Stratejik çıkarlar ele alındığında Türkiye için Batı ve NATO ile ilişkilerin Rusya ile
ilişkilerden daha önemli olduğunu vurgulayan,
- Ankara ve Atina’nın iletişim hatlarını açık tutmaları gerektiğini dile getiren,
- Türkiye'ye de Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesindeki sondaj çalışmalarını
durdurma çağrısında bulunan ve Yunan hükümetinin yeni boru hatlarıyla ilgili kararlarını destekleyen açıklamalar yapmaya başlamıştı.
Palmer, ABD’nin, AB’den Rusya’ya ve Rus gazına olan bağımlılığının sona erdirmesini ve Yunanistan da dahil alternatif enerji güzergahları bulmasını istediğini vurgulamıştı.
Kızışma daha da artıyor
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yataklarını araştırma ve “Mavi Vatan” projesi kapsamında aldığı tedbirler, bölge ülkelerini teyakkuz durumuna getirmiş, AB içinde özellikle Fransa Kıbrıs-Girit Adası açıklarına uçak gemisi bile göndermişti.
ABD, Fransa ve Yunanistan’ı kışkırtarak Türkiye’de ağır sonuçlar yaratabilecek planlı bir faaliyetin içine itebilirdi. Türkiye mukabil harekete geçtiğinde de ateşkes veya barış görüşmeleri şeklinde konuyu masaya çekmek suretiyle Türkiye’nin elini kolunu bağlamak isteyebilirdi.
ABD, alışılmış diplomatik ve dolambaçlı üslupla işi geçiştiriyor. “Endişe duyuyoruz”, “Bölgede gerilimin artmasını istemiyoruz”, “Gerilimin düşürülmesinden yanayız”, “Gelişmeleri kaygıyla izliyoruz”…
ABD merkezli Yahudi Ulusal Güvenlik İşleri Enstitüsü (JINSA) tarafından Türkiye’nin Libya’daki etkisine ilişkin hazırlanan raporda, “ABD, Doğu Akdeniz'e donanma yığmalıdır.
ABD, Türkiye'deki askeri varlığını Yunanistan ve Kıbrıs'a taşımalı” ifadelerine yer vermiştir. Raporda Ankara ile Trablus arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge mutabakatının ve Türkiye’nin çıkarına olan her türlü ekonomik anlaşmanın iptal edilmesi istemiştir.
ABD’nin Soğuk Savaş döneminden bu yana Doğu Akdeniz’e “yeterli önemi vermediği” vurgulanan raporda, ABD’nin bölgedeki donanma varlığının artırılması ve Türkiye’nin gücünün dengelenmesi gerektiği yazıldı.
JİNSA Raporu
JINSA raporunun “Tavsiyeler” kısmında, ABD’nin liderliğinin hayati önem taşıdığı vurgulanarak Libya ve Doğu Akdeniz sahasıyla ilgili olarak şunlara yer verilmiştir: “ABD, İsrail, Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs’a açık ve net bir şekilde destek olmalıdır. Hatta bunu bir adım öteye taşıyarak Türkiye’de konuşlu askeri varlıkları için Yunanistan ve Kıbrıs obsiyonlarını ciddi şekilde düşünmelidir.
Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz’deki adımları İsrail, Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs’ın enerji, güvenlik ve faaliyetlerini baskılamaktadır ABD’nin Doğu Akdeniz Özel Temsilcisi de, “Bölgedeki kaynakların Avrupa’ya ulaşmasının ve Avrupa’nın Rusya’ya yönelik enerji bağımlılığının azaltılmasının önündeki en büyük engeldir” demiştir.
Bir buçuk yıl önceki demeçlerle bugünkü durumu karşılaştırdığınızda manzara bu çıkıyor. İşin içine İsrail, Mısır, Rusya, Yunanistan ve Kıbrıs giriyor. Sorunun çözülmesi için arabulucu devletin her devleti tek tek dolaşarak aldığı notları bir diğerine iletmesi ve yeniden notlar alması yeterli olmuyor. Bu devletlerle yüz yüze ve ortak bir masada buluşulması gerekiyor.