Dünya ulusları, insanlığın var oluşundan itibaren kendilerini kavga halinde bulmuşlardır. İlk zamanlarda belki taş baltaya veya mızrağa sahip olabilmek, belki yakalanmış bir hayvanı kapabilmek ve belki de sınırlarını kendi tayin ettiği arazisini savunmak amacıyla kardeşiyle, komşusuyla, kavmiyle kavgalı olmuştur. İnsanlık geliştikçe kültürler, bilgi seviyesi ve anlayış da gelişmiş ancak kavgalar değişik boyutlara bürünmüştür.
Kitlesel kıyımlar
Bireysel kavgaların kitlesel kıyımlara dönüşmesi ise, bir zenginlik ve cazibe alanı olan verimli tarım arazileri, yer altı zenginlikleri ve petrol havzalarının istilâ ve gasp edilmeleri sonucu olmuştur. ABD’nin demokrasi getireceğini vaat ederek Irak’a girişi ve Irak’ın bugüne kadar bir milyondan fazla insanının hayatını kaybetmesi, İnsan Hakları Dernekleri tarafından hiç umursanmıyor bile. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin varlığı da sanırım tartışılır hale gelmiştir.
Günümüzde Afganistan, bu kıyımın ve zulmün en canlı örneğidir. İnsanlar adeta ölümden kaçmaktadırlar. Oysa bunları tezgâhlayanlar da yine Batılı güçlerdir. Fransız ve İngilizlerin 19 ve 20’nci yüzyıllarda yaptıkları mezalimi, görsel ve yazılı basında izliyoruz. Biliyorsunuz bu konudaki son haber “İngilizlerin, 1930’lu yıllarda Hindu askerler üzerinde hardal gazı denedikleri” şeklindeydi.1
Neden şiddet ve kaba davranış?
Milliyeti ne olursa olsun insanların yaşadıkları acılar unutulmuyor. Bunların günümüze yansıyan etkileri, müzelerde, mezarlıklarda ve anıtlarda ruh buluyor. Kardeşlik duygularını, ülkeler arasındaki ilişkileri, sevgi ve barışı sarsmayacak şekilde yapılan anıtları ziyaret ediyor, hatta izlerken duygulanıyoruz.
Geçmişteki kötü anıları canlandırmak isteyen uygarlıktan nasibini almamış fanatikler, şiddet ve kaba davranış sergilemekten geri kalmıyorlar. Emperyalist emeller peşinde koşmadığımız için yabancılara ve komşularımıza karşı kötü niyet beslemiyoruz.
Töre cinayetleri, kapkaç, gasp, hiç uğruna adam öldürmeler ve zaman zaman yabancıların aldatılmaları gibi adi suçlar nedeniyle sicilimizin biraz bozulduğu oluyor. Bu kanunsuz eylemler, mahkemeler yoluyla cezalandırılıyor.
Irkçılık barışa engel
Kişiler arasında barış nispeten kolay sağlanmakla beraber, uluslararasında çok zor şartlarda ve uzun sürede sağlanabiliyor. Önlem alınmazsa bu kin ve husumet ırkçılığa kadar varabiliyor. Viyana gezim sırasında Osmanlı ordusunun Viyana Kuşatması’nın şehir insanında büyük korku ve üzüntü yarattığına tanık olmuştum.
Çektiklerini anlamamak mümkün değil. 1683 Viyana Kuşatması’nda karşısında olduğumuz Avusturya’nın 238 yıl sonra I. Dünya Harbi’nde dost ve müttefik bir ülke olarak yanında yer almışız. Hatta Avusturya Macaristan orduları o dönemde “Silah arkadaşlığını unutma!” diye propaganda afişleri bastırmış. Şimdi biz de “Geçmişi hatırla!” diyoruz.
Ruslara karşı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü sağlamak maksadıyla Romanya, Galiçya ve Makedonya’da görev alan kolordularımız yüzlerce şehit vermişler. İnsanlık âlemi, bir ailedeki kardeşler gibidir. Bazen kavgalar olur, bazen sevgi ve barış yer bulur.
AB’ye girişte Avusturya
Aynı Avusturya, AB’ye giriş müzakereleri sürecinde Türkiye’nin AB üyeliğine kesinlikle karşı olduğunu ısrarla belirtmektedir. Viyana’daki kiliselerden birinde ise iki Osmanlı askerinin eza-cefa altında betimlenen heykellerine bakarken Avusturyalıların, geçmişteki olayları farklı şekilde değerlendirdiklerini gözlemledim.
Benzer bir örnek Yunanistan’ın Sakız Adası’ndaki Nea Moni Manastırı’nda sergilenen ve üzerinde “Türklerin marifeti” yazılı kafataslarıdır.2 Çeşmeliler tarafından basına yansıtılmıştır. İnsan sevgisine, komşu hakkına ve bağışlamaya son derece önem veren bir dinin mabedinde kin ve husumeti körükleyen bu tasvirlerin yer alması düşündürücüdür.
Sergi yerinin bile önemi var
Bu anlatımların öncelikle hiç olmaması arzu edilir. Ancak bir yere konması gerekiyorsa da anıtlar, müzeler, mezarlar, sanat galerileri veya şehir taklarında bulundurulmaları daha uygun olmaz mı? Aksi takdirde ailesi ile kiliseye giden küçük yaştaki bir çocuk, düşmanca hislerle yetişmez mi?
11 Eylül’den beri ortaya çıkan İslâm fobisinin altında biraz da bunlara yer vermek gerekiyor sanırım. Ve şu sözlerin doğruluğu bir kez daha kanıtlanmış olmuyor mu?
“Günümüzde sıradan Avrupalıyı, İslâmî cihat kavramıyla korkutan ve bir Hristiyan-Müslüman çatışmasını körükleyen çevrelerin, cihat yani kutsal savaş kavramının mucitlerinin, gerçekte kendileri olduklarını gizlemeleri rastlantı değildir...”3
Son sözü sizlere bırakıyorum.
1 Hürriyet, 2 Eylül 2007, s: 24
2 Hürriyet, 2 Eylül 2007, s: 1
3 Milliyet, 12 Şubat 1993, s: 15, Aytunç Altındal, İslâm ve Avrupa Kültürü