İç siyaset
Ülkemizde iç siyaset, dakik olmak, doğru sözlü olmak, hukuka uygun hareket etmek, insana saygılı olmak gibi nezih ilkelerle hep çatışmalı olmuştur.
Değişik iktidar dönemlerinde insanlar öyle dönemler yaşarlar ki, kimisi ikbal hırsıyla kimisi korkuyla, kimisi çevreden kendisine “boş kafa” deneceği hissiyle kimisi de gerçekten kendi düşüncesine yakın bulması nedeniyle bir gücün (para ve iktidar), moda veya sanat anlayışının yanında yer almak ister.
Böylesi davranışların genç yaşlarda görülmesi mümkündür. Hatta başkaları tarafından makul görülebilir ve hoşgörüyle de karşılanabilir. Sonraki yaşlarda bu hırslar giderek törpülenir ve biraz daha dikkatli olunur.
Bu arada “Ben demiştim, zaman zaman hatırlatmıştım” türünden açıklamalarla kendini emniyete alan veya bir değişiklik olması halinde kendisine yer arayan insanlar, falanca veya filancaya yakın olmayı avantaj görenler, menfaatler bittiğinde birbirini suçlayan, birbirlerine düşenler de göze çarpar.
Bu cümleleri biz daha önce de çok dinledik. Bir lider bir lâf eder, bazı Ana Bilim Dalı (!) Başkan ve üyeleri açıklama yapmak ister.
“Aslında öyle demek istememişti… Şöyle demek istedi… “
Doğru söylüyorlar. Bizler hepimiz salak (!) olduğumuz için hep yanlış anlarız. Salak olduğumuzu daha önce bir başka yazımda da belirtmiştim. Bu konuda DAB (Düzeltme Ana Bilim Dalı) üyesi (!) olarak görev yapanlar olduğunu ve kalın kafalarımızın anlayamadığı nice olayı düzelterek anlamamızı sağladıklarını ve sağ olsunlar nice zahmetlere katlandıklarını belirtmiştim.
Bu şekildeki yaklaşımlar beraberinde tatsızlıkları da getiriyor tabii. Yakışıyor mu bu manzaralar?
Demokrasi dersi (!)
Okul idareleri hep öğrencini kapasitesizliğini öne sürer; ama öğretici veya eğitici üzerine eğilmezler. Yılsonunda öğrencilerin notları incelendiğinde vasat çizgisinin altında kaldıkları görülür. Nedenleri araştırılır. Öğretmenler sınıfların kalabalık olduğunu, kışın ısınma probleminin ortaya çıktığını, laboratuvar imkânlarının yetersiz ve velilerin ilgisiz kaldığını ileri sürerek vaziyeti kurtarmaya çalışırlar.
Verilerin düşük çıkmasından sorumlu tutulan eğitici veya öğretmenler başka göreve atanarak meselenin çözüldüğü ve eğitimde reform yapıldığı hissiyle göğüsler kabarır; ama aynı sıkıntılar bu kez yeni atama yerinde görülür.
Bizlere eğitimde % 10 anlatım, % 25 gösterim ve % 65 yaptırım paylarının olduğu öğretilmişti. Bilmem hangi ülkeye demokrasi götüreceğim diye seferber olup Okyanus ötesinden yola çıkanlar, milli güvenlik dersinden sınıfta kalan ülkeye demokrasi dersi vermeye gitmişlerdi.
Bu gidiş, nice insanın ölümüne ya da yaralanmasına sebep olmuş, topraklarına girdikleri ülkenin merkez bankasını, kütüphane ve müzelerini boşaltarak katı kurallı sözleşmelerle o ülkenin elini kolunu bağlamışlardı.
Orta Doğu’ya demokrasi dersini vermeye gidenler, gösterimlerinde sunacakları kuralları, sözleşmeleri ve örnekleri yanlarında götürememişlerdi. Bir zenci genç beş altı iri kıyımlı polis tarafından nasıl dövülür, kız öğrencilere silah nasıl doğrultulur, cezaevinde yatan bir hükümlüye nasıl işkence yapılır veya Guantanamo hapishanelerinde insan nasıl çürütülür… Bunlardan hangisini gösterime alabilirlerdi?
Demokrasi dersi öğretmenleri yetersiz kalmışlar, uygun ve öğretici nitelikte örnekler sunamamışlardı. AB kriterleri bu yöneticilerin okullarında okutulmamıştı.