Yine hakkını aramayan ve kendini savunamayan dilsiz yaratıklar yani hayvanlarla ilgili yazacağım. Manisa’da bir kedinin ayaklarını kesen cani yaratık (!) ve İstanbul’da yavru köpeğin üzerinden geçtikten sonra arkasına bile bakmadan arabasıyla kaçan uygar değil çıvgar iki ayaklılar (!)…
O hayvanların üzerinizde hakları var. Helâlleşmeyi nasıl yaparsınız bilmiyorum. Bu hayvanların ağzı var dili yok. Ne istersiniz onlardan?
Geçelim diğerlerine
Avlanmak bahanesiyle havada turnayı, yerde kekliği, denizde yunusları vuran kafatasının içinde beyin yerine torba taşıyanları görmek bile istemiyoruz. O hayvanların ağzı dili yok; nasıl kıyabiliyorsunuz onlara? Ya içlerinde yumurtası, yavrusu olanlar varsa? Ya da sizden önce bir caninin attığı kurşunla bacağı kopan ve o acıyla uçan varsa?
Havada aldığı kurşun yarasıyla hızla yere düşen bir hayvanın acısını hiç yüreklerinizde hissetmez misiniz? Çocuklarınıza hayvan sevgisini nasıl aşılıyorsunuz? Bu küçücük hayvanların etiyle nasıl karnınızı doyurabiliyorsunuz?
Her gün gazetelerde ve ekranlarda eşini döven, yaralayan veya öldüren magandaları, kahvede taşkınlık çıkaranları, köy meydanında dövüşenleri, hayvanlara eza cefa çektiren Mezozoik dönem dinazorlarını görmekten içimiz sıkıldı.
Çalışmalarım gereği Eminönü ve Karaköy bölgesini çok geziyorum. Anı noktadan gün içinde beş kez geçsem bile her defasında bir farklılık yaşıyorum. Balık tutanların oltadan balığı çıkarmaları bile uzun zaman beklemenin verdiği hınçla kinle oluyor.
Vefasızlığımız
Bu ülkede en az çaba sarf eden en çok konuşandır. Boyunu aşan lâflar etmeyi sever ve her zaman tercih eder. Kovid yayılması sırasında sağlık personelimizin canhıraş çırpınışlarını gördükçe gözlerimiz doluyordu. Aile bireyleriyle görüşemeyen, uyku uyumayan, kiralık ev temin edemeyen bu insanlara gerekli vefayı gösteremedik.
İzmir’deki depremde kurtarma ekiplerinde görev alanlar da hayatlarını ortaya koymuşlardı. Sık sık artçı depremler olsa da bu kahramanlar, enkazın derinliklerine giriyor bir nefes, bir ses duymaya çalışıyorlar. Köpeklere acımasızca vuranlar, siz de gidin görün o sevimli hayvanların can kurtarmak için ekiplerle nasıl çalıştıklarını…
Kovid hiç hız kesmeden saldırmaya ve beraberinde her gün 200’ün üzerinde insan götürmeyi (!) sürdürüyor.
Neden bu kadar inat?
Diyanet İşleri Başkanlığı, tüm Müslümanların en üst seviyede temsilcisidir. Kardeşliği pekiştirmek. Gayrimüslimlerle ilişkileri düzenlemek, yeni içtihat kararları almak ve yüce Yaradan’ın emirlerini doğru şekilde anlatmak amacıyla kurulmuştur.
Böyle olmakla birlikte son zamanlarda yayımladığı kararlar, siyaset arenasında görünme sayısının artması ve özellikle Cumhuriyet’imizin bânisi Atatürk’e karşı tavırlarıyla tepki çekmektedir.
Nedir acaba Diyanet İşlerini milli değerlerden ve özellikle Atatürk ile ilgili konulardan bu kadar uzaklaşmaya iten? Bunları bize belgeleriyle birlikte açıklasalar, biz de öğrensek? Meczupların, saygısızların, softaların, bazı tarikatlerin müritlerinin, cüppelilerin, feslilerin davranışlarını anlamak ve çözmek kolay olsa da Diyanet İşleri Başkanlığı gibi köklü bir kurumun algısını çözmek zor.
Bazen kendimden şüphe ediyorum; acaba dini bilgim mi yetersiz, yoksa Harp Okulu’nda öğrendiğimiz Cumhuriyet tarihi dersleri mi doğru değil diye…