Taksim’den Tünel’e; Tünel’den Taksim’e doğru yaşanan hareketlilik, sanki sonbaharın ılık geçen günleri yarın bitecekmiş gibi bir izlenim veriyor. Bazı insanlar ellerinde çanta ve paketlerle alış verişlerini tamamlamış, bazıları bir şeyler seçip alamamış olmanın kaygılarını yaşıyor. Tiril tiril giyilen kıyafetler artık az görünüyor. Ceket ve montlar yavaş yavaş insanların üzerinde görülmeye başlıyor.
Şimdilerde çok sayıda Arap kökenli turist var. Çoğunun başı kapalı… Daha fazla kapalı olanlar yani “burka”lı olanlar Afganistanlı… Siyah çarşaflarının ve burkalarının arkasından bu hareketli dünyaya bakıp anlamaya çalışan hanımları görünce bazen içim burkuluyor. Yazın sıcak günlerinde yanındaki adam kısa pantolon ve t-shirt ve spor ayakkabılı olunca ‘kadının günahı ne’ diye sorarım kendime…
“Vazgeçilmezler”den olan Suriyeli mültecilerin çoğu perişan haldedir. Restoranların, kafelerin önünde çocuklarıyla durarak kendilerini acındırıyor ve dileniyorlar. Arapça bilen genç arkadaşımız, turist olarak gelen Suriyelilerin bu durumdan hoşnut olmadıklarını, gururlarının kırıldığından söz ettiklerini belirtiyor.
İstanbul için hiç de hoş olmayan görüntüler bunlar. Fotoğraf çekerek görüntüleri Avrupa’daki dergi ve ajanslara göndererek 10-15 gün içinde yayımlanmasını sağlayan yabancılar, bazı Suriyelilerin tepkisini çekiyor. Her resim çekene içimden bağırıyorum:
Unutma ki, bu sefalette senin ülkenin de payı var!
Anadolu’nun bazı illerinde vatandaşlarımızla Suriyeli sığınmacılar arasında geçimsizlikler yaşanıyor. Umarım, bugün tepki alanı olan İstanbul yarın hesaplaşma alanı olmasın?
Beyoğlu böyle bir yer. Eski zarafetten, nefasetten ve güzelliklerden söz etmek artık pek mümkün değil artık. Zaman her şeyi değiştirir derler. Değiştirilecek zamanı da biz iple çekiyoruz.
Beyoğlu’nda yeni tramvay yolu yapılıyor. Yol boyunca yürürken atlı tramvayı ve atların yarattığı kirliliği düşünüyorum. Dik rampalarda o hayvancıkların çektiği çileyi, karın tokluğuna çalışmalarına rağmen insafsız sahiplerinin kırbaç seslerini… Ve güçsüzlükten dizlerinin üzerine çöken zayıf atları…
İnsanoğlu yaratılırken içindeki vicdan denen olgu geri alınmış. Sömürgecilik, sağmacılık gibi insanlık dışı kavramlar esirliği ve köleliği beraberinde getirmiş. Esirlerin kırbaçlandığı, köleliğin yüce dinimizce yasaklandığı devirler geride kalsa bugün hâlâ aynı uygulamalar şekil değiştirmiş vaziyette devam edip gidiyor.
Zengin emperyalist devletler, Afrika’nın yoksul insanını sömürürken zengin İslam devletlerinin liderleri de saltanat ve zevk sefa içinde hayat sürüyorlar. Bırakın aç yatan komşusunun karşısında hicap duymalarını, bir de onları tepeliyorlar. Örnek mi? İşte size zengin Suudî Arabistan ve koleranın kol gezdiği, iki milyona yakın insanın hastalık, açlık ve susuzlukla kıvrandığı Yemen… Uçak bombalarının altında inleyen Yemen illeri, parçalanmış vücutlar, yıkılmış yuvalar, göç eden Yemenliler…
Biz Müslümanın Müslümana ettiğini görmeyiz; ama Myanmar’da Budist baskısından kaçan Müslümanları görürüz. Biz önce kendimize değer vermiyoruz ki, başkalarından değer görelim.
Çocuk ve sarhoşların esprilerinden
Trene asılan çocuklarla konuşuyorum:
---Tramvayı kaç kişi kullanır?
---İki kişi kullanır, arıza yaptığında birisi itsin diye…
---Peki, sen söyle bakalım. Nasıl bir duygu, tramvaya takılmak?
---Tadına doyulmuyor abey bedava gitmenin... Hem hafif de rüzgâr yapıyor. Üstelik rüzgâr parasını da almıyorlar. 16-17 yaşlarında bir genç geldi yanıma. Ona da soru yönelttim:
---Tramvayın kornası neden klakson şeklinde değil de iki metalin vurması şeklindedir?
---Her tarafı demirdendir, lastiği yoktur. Konsepti tamamlasın diye...