Dilde tahribat
Ülkemizde İngilizce hastalığına kapılmış çok sayıda müzmin ve özenti insan vardır. Dilin özelliklerini ve inceliklerini bilmeden kafasını gözünü yara yara konuşmaya çalışırlar. Ne yazık ki, bu ülkede etiket geçerli olduğu için kişinin etiketindeki bildiği yabancı dil hanesinde “İngilizce” yazar. Büyük çoğunluk, gerçekte Türkçe gramer kurallarını bile bilmez. Bir sayfa yazı yazsa 10 tane hata bulmanız mümkündür.
Liseyi bitirmiş bir öğrencinin turiste yol tarif edemeyişi, şirketlerin sekreteryasında ve muhasebesinde çalıştırılanların engin İngilizce bilgisiyle (!) ödemelerin cash yapılması gerektiğini okunduğu şekliyle “keş” diye yazmaları boşkafalılıklarını ortaya koymaktadır.
* * *
Tahribat devam ediyor
1950’li yıllarda İstanbul’da imara açılmak üzere yeni alanlar belirlenmiş ve çalışmalar başlatılmıştır. Anıt niteliğindeki bazı eserler de yıkılmak suretiyle bu faciadan nasibini almıştır. Kendi dönemini en iyi şekilde yansıtacak olması bakımından Tophane Kışlası bir örnektir. Geniş bir alan üzerinde bulunan bu derli toplu eski eser niteliğindeki kompleks, belki bugün Galata Port projesini genişletebilecek ve bu alanı destekler nitelikte olabilecekti..
Arsa üretmek, yer kazanmak veya içinden çıkılamayacak trafik sorununu rahatlatmak amacıyla Boğaz kıyılarının doğal çizgilerini bozmak bir çözüm olabilir mi?
Oysa I. Dünya Harbi yıllarından itibaren Almanların, işgal yıllarında İngilizlerin çektiği hava ve kara fotoğrafları, bugün bile “II. Derece Tarihi Eser”leri tescil için yararlanılabilecek önemli kaynaklar arasında sayılmaktadır. Koca koca zırhlılara sahip ve askerleri konfora alışık olan istilâcı güçler, isteselerdi Osmanlı hükümetine direktif vererek modern kışlalar, kolaylık tesisleri, ikmal noktaları, iskele ve limanlar yaptırabilirlerdi (Bugün Rusya’nın Suriye’de yaptığı gibi).
* * *
2015’in turizmini tahrip
Kıyı sınırlarının uzunluğu 5.683 km. olan ülkemiz, Almanya’nın 2.300 km.lik kıyı sınırının neredeyse iki buçuk katına sahiptir. Almanya’nın dev yolcu gemileri varken üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde kaç gemimizin adını söyleyebiliriz?
İnsan yabancı gemilere gıptayla ama kıskanarak bakıyor. Bir de bunların son model gemiler olduğunu düşünün. Bunu yürütecek teknolojiyi, ekipman ve personeli nasıl tedarik edersiniz? Bizde denizcilik denince akla mavnacı, kayıkçı ve kürek mahkûmları geliyor.
Trafik sorunu bitmek bilmeyen çile diyoruz; ama Karaköy ve Eminönü’nden hiç olmazsa Beykoz ve Yeniköy’e kadar, Kadıköy’den de Pendik veya Tuzla’ya kadar sık vapur seferleri düzenleyemiyoruz. Zaten bu ikinci güzergâhlarda tren seferleri de yok. Turizmimizi de tahrip etmiştik, şimdi restore ediyoruz.
Açık denizlerde bayrak gösterme, bir ülkeye değer katar. Oysa ticari gemilerimizin çoğu vergiden kaçar ve yabancı bandıra çeker. Türk bayrağıyla sefere çıkan gemi sayımızla övünebilir miyiz?
* * *
Retahribasyon
Kabataş’taki Liman Taşı (hadika) kaç kez onarıldı veya restore edildiyse kültür fukaralarının şerrine uğramıştır. Topkapı surlarının restorasyonu doku uyuşmazlığının güzel bir örneğidir. Günümüze kadar gelebilmiş 1500 yıllık Bizans eseri ancak bu kadar özensiz muhafaza edilebilirdi…
* * *
Nerelisiniz?
Nerelisin? İstanbulluyum. Şimdi geriye yaslanın ve hep birlikte bu sözü irdeleyelim: İstanbullu olmak… Üç imparatorluğa başkentlik yapmış farklı uygarlıkların efendisi sayılabilecek bu şehre sahiplenmek büyük bir kültürü özümsemiş olmayı gerektirir. Konuşma kuralları, diksiyon, giyimde özen ve yakıştırma, davranış biçimleri, nezaket kuralları, ağırlık…
Günlük hayatımızda hem bunları söyleyeceksin hem de trende ayaktaki bir hanıma yer vermeyeceksin. Çöp atma ve temizlik kurallarına uymayacak, kültür ve sanat faaliyetlerine katılmayacaksın. Tiyatroya, baleye, konsere, sergiye, konferansa itibar etmeyeceksin; ama müzik eğitimi olmasa da bir enstrümana ilgisi duymayacaksın.
İstanbul konusunda kitap okumayacaksın, Türkçe sözcüklerin telâffuzuna özen göstermeyeceksin; ama “mavi” sözcüğünün a’sını uzatmadan söyleyecek, İstanbul’un kendine has şivesinden bahsedeceksin. Terör örgütü YPG’nin adını “Vayyy, pi ci” diye okuyacaksın.
Birtakım zorlama diksiyon kurslarına giderek iyi konuştuğunu ima edeceksin; ama ekranlarda 78 milyonun gözünün içine bakarak “devlet erkânını” devlet erkanı şeklinde telâffuz edeceksin… Asgarî ücret yerine asgeri ücret diyeceksin, “sittin sene”yi ayıp bir sözcük gibi görecek okurken tereddüt edeceksin.
Bilmeden kullanılan her söz, araştırmadan yapılan her konuşma, defalarca okunmadan yazılan her yazının dili de tahrip ettiğini söyleyebiliriz. Zorlama kendini! Dar kalıpla üretilmiş ayakkabılar uzun yürüyüşte ayağı vurmaya başlar. Bir örnekle konuyu kapatalım mı? Acaba “Eşek hoşaftan ne anlar” tabiri mi doğru, yoksa “Eşek hoş lâftan ne anlar” mı doğru?