SON DAKİKA
reklam
reklam

Bir serginin hatırlattıkları

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 7 Ocak 2022, Cuma - 00:41   Okunma Sayısı:

    İstanbul… İki imparatorluğa başkentlik yapmış, dünyanın göz bebeği bir kenttir.     “10’uncu Yüzyıl Bizans Törenler Kitabı” kraliyet geçit töreni için Konstantinopolis halkının sokakları çam yongaları, sarmaşıklar, defne ağaçlarının yaprakları ve biberiye dallarıyla kaplamalarının gerekli olduğunu kaydetmektedir. Parfüm çeşitlerine hayran olan Bizans soyluları ve İmparatorluk ailesinden kişiler, halkın önüne çıkacakları zaman çeşitli bitki ve çiçekler aracılığıyla yapılan parfümleri kullanırlarmış.

 

    “Törenler Kitabı”nda İmparatoriçe Zoe (1042-1055)’nin, yatak odasında bir parfüm atölyesi kurdurduğundan ve hizmetkârlarının bitki kokularını harmanlama sanatında eğitildiklerinden söz edilir. Konstantinopolis’in, batı Pasifik’e kadar uzanan farklı yerlerden gelen egzotik ot ve baharatların buluşma noktası olduğu anlatılır.

 

    Kaybolan değerler

 

    Arnavut kaldırımları, Ortaçağ kokan Galata’nın dolambaçlı sokakları, Ceneviz surları, cumbalı evler, musluğu kurnası sökülen, suyu akmayan çeşmeler İstanbul’un tarihi ve mimari dokusunun tahribata uğradığının birer göstergesidir. Şehrin en güzel manzaralarını izlediğimiz yerlerden baktığımızda bazı eksilmeleri hissedebiliyoruz.

 

    Boğaz’ın kıyı şeridinin tabii kıvrım ve çizgileri denize yapılan çıkmalarla bozulmakta, yüksek binalar hava sirkülasyonunu kısıtlı hale getirmekte, betonlaşma ise ısınmaya ve yağış azlığına yol açmaktadır.

 

    Osmanlı döneminde İstanbul’da üretilen esans ve benzeri kokular da bitkilerden, kök ve çiçeklerden elde edilmekteydi. Bizans’tan beri havalı duruşuyla İstanbul’u mor renge boyayan erguvanlar, Adaları sarıya bürüyen mimozalar, çeşitli renkleriyle Emirgân’a özgü lâleler bugün alanları daralsa da varlıklarını ve göste-

rişlerini sürdürebiliyorlar.

 

    İstanbul florasındaki anıt ağaçlar kayıt altına alınıp kollansa bile türleri azalan bitkiler, çiçek ve otlar sessiz sedasız veda edip gidiyorlar. Sergiyi gezdikten sonra bunu en ayrıntılı şekliyle anlamak mümkün olabiliyor. İstanbul coğrafyasının her geçen gün kuraklaşma ve betonlaşmadan nasibini aldığı gözler önüne seriliyor bu sergide…

 

Yapı Kredi Sergisinden izlenimler

 

    Eskiye özlem, onu ayakta tutmakla giderilir. Sergi girişinde Türkiye coğrafyasının prehistorik döneminden günümüze kadar gelebilen Küçükçekmece kuzeyindeki Yarımburgaz Mağarası’nın büyütülmüş bir resmiyle karşılaşıyorsunuz.

 

    Üç yüz bin yıl boyunca mağara ulaşılmaz halde kalmış. Ya Marmara Denizi’nin yükselmesiyle sular altında kaldığı ya da mağaranın altındaki bölgenin tektonik olarak alçalmasıyla deniz seviyesinin altına girdiği notu düşülmüş...

 

    Yarımburgaz, farklı kültür bölgelerinin kesiştiği bir noktadır. Yarımburgaz’ın İstanbul’un belki de ilk tarım alanlarından birisi olduğundan ve çeşitli dönemlere ait kap kacak, kupa, çömlek ve taştan aletler bulunması nedeniyle her dönemde insan yaşadığından söz edebiliriz. Osmanlı dönemi basım tarihli, eski ölçek ve paftalar halinde sunulan haritalarda da bu bölgenin, eşyükselti eğrileriyle detaylı olarak gösterilmesi sergiye duyulan ilgiyi daha da arttırmaktadır.   

 

     Kaybolmakta olan bitki türlerini ayakta tutamadığımız zaman onları botanik bahçelerinde, sergilerde ya da ansiklopedi sayfalarında görebiliriz. İstiklâl Caddesi’nde Yapı Kredi Yayıncılığın salonları büyük emeklerle, uzunca zaman gerektiren ve özenle hazırlanmış bir sergi olarak bizlere bu imkânı vermektedir.

 

    Konumuza gelirsek; taş yapılar, eski yerleşim merkezleri, av aletleri bir şekilde bulunup çıkarılabiliyor. Peki, o dönemlere ait bitki, ot ve ağaç türleri bulunabiliyor mu? O kadar geriye gitmeye de gerek yok. İstanbul’un geçen yüzyıldaki tepelerinde, çayır ve korularında yetişmiş olan bu bitkiler şimdi bulunabiliyor mu? Tabii ki hayır! Tepe mi kalmış, çayır mı kalmış ki bitkiler bulunabilsin. 

 

Anlatılmak istenen

 

    Serginin anlatmak istediği de bu zaten. Küratör Kevser Güler ve yardımcısı Elif Erdoğan Hanımefendiler, Değerlerimizden kaybettiklerimizden daha faz-

lasını kaybetmeyi önlemenin önemini vurgulamak istemişler.

 

    Gezi sırasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü öğrencisi sevgili Pelin Atalayman, kaybolan bitki motiflerini ilginç bir baskı yöntemiyle kâğıda aktarıyor ve anlatıyordu. Kendisini ilgiyle seyrettim ve sorular yönelttim.

 

    Pelin’in bir başka anlatımında söyledikleri ise beni hayli düşündürmüştü. Rüzgâr esintisi nedeniyle ağaç yapraklarının yarattığı açılar, çizgisel hale getirilmişti. Bir başkasında şehrin karmaşası, bir diğerinde betonlaşma ve petrol kirliliği, düşey duvarda yeşilliğin gittiği ve sararmış kurumuş lifleşme başladığı yansıtılmış.

 

    İstanbulluyu düşünmeye davet eden bu müstesna sergi için tüm çalışma grubuna teşekkürler.

Aklımızın başımıza gelmesi için zaman daralıyor. Euripides, Herakleitos’un yazısını Sokrates’e vererek “Ne dersin?” diye sormuş. Öteki de “Anladıklarım pek mükemmel; öyle sanırım ki, anlamadıklarım da…” demiş. Ben de sözümü böyle bitirmiş olayım.   

 

 

 

 

 

 

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam