Saat 22.30’da kızımla Taksim’e geldik. Bakalım tanıdık simaları görebilecek miyiz? Nelerle karşılaşacağız? Tombalacı, şarapçı, tinerci, dilenci tanıdıklarıma rastlayacak mıyım?
Atatürk Anıtı yine polis kordonu altına alınmış. İstiklâl Caddesi girişi karınca yuvası gibi… Muhtemelen çok sayıdaki Suriyeli ve Arap turistler, küçük çocuklarıyla fondaki yerlerini almışlar. Dilenen, parfüm satmak isteyen genç Arap çocukları boş durmuyor, icraatlarını sergiliyorlar. Resimler çektik, video çekim yaptık.
İstiklâl Caddesi girişine doğru yürüyoruz. Buralardaki döner, tost satış yerleriyle simit sarayı yoğun insan kitleleriyle işgal edilmiş. Taksim Maksemi’nden itibaren büyük saksılar ve oturma kanepeleri, ışıltılı ve renkli aydınlatmalar, çeşitli süslemeler, küçük ampullerle renklendirilmiş figürler ayrı bir güzellik veriyor Cadde’ye…
İstiklâl Caddesi’nde
Mis Sokak girişinde Galatasaray bayrağının altında küçük bir müzik grubu var. Gencecik çocuklar, hem eğleniyor, hem çaldıkları kıpır kıpır ritimli müzikle insanları oynamaya davet ediyorlar. Hemen yanındaki ıssız ve karanlık sokağın köşesinde ise derbeder bir yaşlı tanıdık sima iki büklüm oturmuş. Bana selam verdi. Yanına gidince kalkmaya çalıştı, ama tayyare olmuş ve pistten tekerlek kesemiyordu (!)
---Neden aydınlık yerde oturmuyorsun? Bak burada gençler ve müzik var, eğlenirsin.
---Saadet bizi ezer, abi. Gülüştük, kendisine beş lira verdim ve oradan uzaklaşırken kızım,
---Issız yerlerde kendisi için âlem olmuş, dedi.
Saat 11.30… Gezen insanların çoğu çakırkeyif olmuş. Bazılarının ellerinde hâlâ bira kutuları var. İnanıyorum, bu gençler hem pandemi hem ekonomik sıkıntıları nedeniyle bir birahanede, restoranda, kafede oturamayacak ve sabaha kadar böyle içecek, banklarda uyuklayacaklar.
Yunan Konsolosluğu önüne yaklaşırken tramvayın “çın çın” sesleri ve müzik grubuyla geldiğini görüyoruz. Son iki yüzyılın buluşması! Yabancılar çok sayıda resim çekmeye başladılar bile. Tramvayın kapılarından insanlar sarkıyor. Bu durum sadece bugüne mahsus değil tabii… Benim çocukluk yıllarımda da aynı manzara yine vardı. Biz de resim çektik.
Çiçek Pasajı’na yaklaşıyoruz
Burada mutlaka tanıdık simalara ve arkadaşlarıma rastlayacağıma inanıyorum. Gençlerden kızlı erkekli birkaç kişi yanımızdan geçiyor. Bazılarını saçlarında konfetiler kalmış, bazıları grafon kâğıdından şapkalar yapmış; eski İstanbul şarkısı “Beyoğlu’ndan kalktık sandık selâmet”i söylüyorlar. Kendilerine takıldık kızımla…
---Yav gençler, bu şarkı Galata’da çıkan bir yangın nedeniyle söylenir. Şarkının devamında da “Galata’ya vardık koptu kıyamet” denir, ama siz Galata’ya doğru değil tersine Taksim’e doğru gidiyorsunuz?
---Babacım bu saatte yangın Taksim’de olacak, asıl siz tersine gidiyorsunuz…
İstiklâl Caddesi’nden Çiçek Pasajı’na girdik. Oldukça kalabalıktı. Benim gençlik yıllarımda burada çok ağırbaşlı ve kültürlü insanlar bulunurdu. Bu vesileyle merhum Aydın Boysan’ı rahmetle anmak isterim. Şartlar insanları öyle zorluyor ki rakının ve şarabın yerini bira almış bu mekânda. Tanıdık simalarla selamlaşıyoruz.
---Sefanız bol olsun erenler!
---Buyrun, bizimle olun, sefamız daha da bol olsun!
Bu insanları kıramazdım. Kısa bir süre bize ayrılan yerlerde oturduk. Birer kadeh de bizim için hazırladılar. “Muhabbet cam cama değil, can cana’dır. Sefalar getirdiniz.” dediler ve kendi aralarındaki muhabbettin kaldığı yerden bizi de bilgilendirerek konuşmaya geçtiler.
---Hasancım, bak sen bana kızıyorsun ama buna hakkın yok. Gel seni “raht”latalım.
---Benim rahatlamaya ihtiyacım yok!
Rahtlamak ve rahatlamak… Eski dile fazlasıyla vakıf olan bey, karşısındakini tahkir ediyordu. Dem grubuna yakışmayan bu sözler hoş olmadı. Bir başkası konuyu yumuşatmak için,
---Gitti gelmez gençlik, geldi gitmez ihtiyarlık, dedi
Tam bu sırada buzlu beyaz badem satıcısı geldi. Masaya siparişi ben verdim. Burada fazla kalamayacağımızı anladık ve bir süre sonra müsaade isteyerek ve teşekkür ederek kalktık.
---İhtiyarlık gitmez, ama ben ihtiyar gidiyorum artık, dedim.
Gülüştük, birbirimize iyi yıllar diledik. Akordeonuyla o dönemin meşhur simgesi Madam Anahid’i saygıyla anmak isterim. Tanrı günahlarını affetsin!
Dışarıda müzmin (!) bir sakin kaldırım taşına tek başına oturmuştu. Ona da iyi yıllar diledikten sonra yolumuza devam ettik.
Lebon pastanesi
19’uncu yüzyılın son çeyreğinden beri ayakta olan nostaljik bir mekân. İstiklal Caddesi’nin simge isimlerinden biri olan bu mekân her zaman tarih ve kültür kokar. Yemek için zengin çeşitler sunulur. Bence ziyaret edilmesi gereken yerlerden… İçerisi dolu, insanlar gong’un çalmasını bekliyor.
Çoğu kez Karaköy’de rastladığım dilencimi Lebon pastanesi yakınında gördüm. Ona yöneldiğimizi görünce güldü. “Abi, sadece bir dolar’ın var mı?”… Ben onu hep “yardımlarınızı dolar cinsinden yapabilirsiniz” derken görürdüm. Halbuki yeni yılda daha çok para harcanıyor, ama o şimdi bir dolara razı olmuş. “Kartal sinek avlamaz. Neden bir dolar?” diye sordum, “Abi iş çıkmıyor” dedi.
Cadde’de yürüyüş
Eğlendiğini zannederken eğlendirenler de vardı. Dili yanağına sarkmış, gözleri yuvalarından çıkmış, yanakları domates gibi kızarmış bu varlıklar anlaşılmaz konuşmalar yapıyorlardı. Tayyare gibi ayakta sallanan bu kişilere içki kültürünün giyim kuşamla da ilgisi olduğunu birilerinin anlatması gerekiyor galiba?
Galatasaray Lisesi’nin önünde küçük bir müzik grubu… Kendileri çalıp kendileri söylüyor parçaları. Birçok insan da onlara eşlik ediyor, grubun resimlerini çekiyor, müzisyenlerle resim çektiriyorlar. Gong çaldı… Bağırışlar, alkışlar, kutlamalar… Yeni bir yıla giriyorduk. Hayırlı olur umarım. Müsaadenizle otoparka arabamıza gidiyoruz.