Bir eşkıya, fakir olduğu için ona hakaret etmiş. Diyojen hiç kızmamış, sadece;
---Bir adama, fakir olduğu için hakaret edildiğini hayatımda hiç görmedim; ama pek çok insanın hırsızlıklarından ötürü asıldıklarını gördüm, demiş.
Bir gün de Diyojen’e bir koşucu, "İhtiyarladınız. Artık sizin dinlenmeniz gerek!" demiş. Diyojen;
---Niçin, eğer koşucu olsaydım, koşunun sonuna doğru yavaşlamam mı gerekirdi? Tam tersine bütün gücümle koşmam gerek, demiş.
Bir ilimizde gezeceğimiz müzenin önüne geldik. Aracımızı otoparka çekerken güvenlik görevlisi yanımıza geldi. Derdimizi anlatarak müzeyi gezebilir miyiz, diye sorduk. Cevabı “cık” oldu. Başka gezebileceğimiz yer var mı, dedik. Yine “cık” diyerek cevap verdi. Üçüncü soruyu sormaya cesaret edemedik, gudubet suratlı adamın üçüncü kez cıklamasına maruz kalmamak için.
Hemen İstanbul’dan Hayrettin’i aradım. Yaptığım hazırlıkları ve olayı anlattım, güldü. Bu İngiliz’in yaşadıklarına benziyor dedi ve başladı anlatmaya…
“Yıllarca Türkiye’de yaşamış olan bir İngiliz, İstanbul-Londra bileti almak için Taksim’deki havayolu seyahat acentasına gitmiş. Gününü ve saatini belirterek bilet olup olmadığını sormuş. Aldığı cevap ‘cık’ olunca; ‘Vay anasını Türkçe’de daha bilmediğim ne kelimeler varmış’ demiş…
Gayet planlı ve neşeli başlayan yolculuğun bu şekilde sonuçlanması canımızı sıkmıştı. Bu durumdan hemen kurtulmalıydık. Yakın civarda bir sanat evini gezmeye gittik. Raif Bey, Türk insanının değişik özelliklerini anlatırken beni gülümsemenin ötesine taşıyordu:
Diyojen'den Sözler
**Kendisinin vaktiyle kalpazanlıkla uğraştığını hatırlatanlara: "Evet, bir zamanlar sizlere benzemem lazım gelmişti. Fakat şimdi, siz benim olduğum hale asla gelemezsiniz." diye cevap vermiştir.
**Atina’da bir okula girdiği zaman, orada öğrencilerden başka birçok heykeli görünce, öğretmene dönerek: "Oho, Tanrıları da sayarsak epeyce öğrenciniz var." der.
**Diyojen’e, "Hayvanlardan en şiddetli ısıran hangisidir?" diye sormuşlar. "Vahşi hayvanlardan, insanın gıyabından konuşanlar; ehli hayvanlardan ise, dalkavuklar," diye cevap vermiş.
Nejat Muallimoğlu'nun Düşünen İnsana Hazine adlı kitabından Diyojen'e ait sözler:
Diyojen’e, "Dünyada en fena hal nedir?" diye sordular. "Hem ihtiyar hem fakir olmaktır," şeklinde cevabı yapıştırmış.
**Birisi, "Adam ne vakit evlenmeli?" diye sormuş. "Genç ise, henüz evlenme zamanı gelmemiştir. İhtiyar ise, vakti geçmiştir, " demiş.
**Bir gün sokakta oturmuş ekmek yerken gelip geçenler başına toplanmışlar. Kendisine "köpek" dediler. Diyojen, "Köpek sizsiniz ki, ekmek yemekte olan bir adamın etrafını alıyorsunuz," demiş.
**Yakışıklı bir genç, bir takım çirkin sözler söylerken Diyojen, "Fildişi kından kurşun kılıç çekmeye utanmıyor musun?" demiş.
**Büyük İskender Diyojen’i, birbiri üstüne yığılmış insan kemikleri içinde bir şey ararken görmüş ve ne yaptığını sormuş.
Diyojen, "Babanızın kemiklerini arıyorum, ama hangisinin kölelere, hangisinin babanıza ait olduğunu kestiremiyorum” demiş.
" Yunanistan'ın hangi tarafında akıllı adamlar gördüğünü sordular. "Isparta'da pek çok çocuk gördüm,"dedi. "Fakat hiçbir yerde adam görmedim."
" Birisi, ona astronomiden bahsedecek olsa, "Gökyüzünden ne zaman döndünüz?" derdi.
" Çalgıcıların uzun uzadıya saza düzen vermelerinden hiç hoşlanmazdı. "Bir kere akıl kanunu bozuk!" derdi. "Önce ona düzen vermeye baksınlar."
" Derdi ki: "Bir takım ehemmiyetsiz şeylerde, insanların, birbirlerinin önüne geçmeye çalıştıkları görülüyor. Fakat, fazilet yolunda öne geçmeye gayret eden hiç görülmüyor."
" Gene bir defa sokak ortasında, "Adamlar! Adamlar! " diye haykırmaya başladı. Bir takım halk etrafına toplandı. Diyojen, "Ben adamları çağırıyorum! Diye sopası ile onları ürküttü.
" Bir gün hamama gireceği sırada suyun pis olduğunu görünce, "Burada yıkandıktan sonra temizlenmek için nereye gitmeli? " diye sordu.
" Bir gün ciddi, faydalı bir nutuk veriyordu. Önünden çok sayıda adam geçtiği halde, onu dinlemeye rağbet eden olmuyordu. Birdenbire şarkı söylemeye başladı. Halk derhal başına üşüştü. "Sade eğlence ararsınız. Hiç doğru söz dinlemek zahmetine katlanmazsınız!" diye hepsini azarladı.
" Bir gün Diyojen'e, "Zalim Denys dostlarını nasıl kullanır?" diye sordular. "Dolu iken alınıp, boşalınca atılan şişeler gibi," dedi.
" Diyojen derdi ki: "Dengesiz arzular, insanları perişan eden felaketlerin kaynağıdır. "İşsiz adamların işidir aşk!" "Terbiye dairesinde söylenmiş bir nutuk, baldan örülmüş bir ağ gibidir."
" Yeryüzünde en iyi şey nedir?" diye sordular. "Hür olmak," diye cevap verdi.
" "Altının rengi neden sarıdır?" diye sordular. "Kıskananı çoktur da ondan," dedi.
" Boyuna faziletten dem vurup öğütlerinden hiç birini yapmayanlar, çok güzel sesler çıkardıkları halde, hiçbir şey hissetmeyen musiki aletlerine benzerler, " dedi.
" Diyojen, sürdüğü hayatı pek çoklarının beğendiğini, ama onların pek azının kendisini taklide koyulduklarını da bilirdi. "Pek itibarlı bir köpeğim ben!" diyordu. "Ama beni beğenenlerden hiç birisinde benimle ava çıkacak kadar cesaret yok."
" Bir gün, her tarafı mermer ve altın yaldızlarla süslü, muhteşem bir saraya girdi. Bu güzelliği bir müddet hayranlıkla seyretti. Sonra, bir öksürüktür tuttu onu. İki, üç defa arka arkaya öksürdükten sonra, kendisini sarayı gezdiren Frikya'lının suratına tükürdü, ve,"Kusura bakma!" dedi. "Tükürecek daha pis bir yer bulamadım."
" Pis yerlerde oturduğu için kendisine ileri geri söylenenlere şu cevabı verdi:"Güneş daha da pis yerlere girer, ama hiçbir zaman bozulmaz."
" Bir eşkıya, fakir olduğu için ona hakaret etti. Diyojen hiç kızmadı; sadece, "Bir adama, fakir olduğu için hakaret edildiğini hayatımda hiç görmedim," dedi. "Ama pek çok insanın hırsızlıklarından ötürü asıldıklarını gördüm."
" Diyojen'e, "İhtiyarladınız. Artık sizin dinlenmeniz gerek!" dediler. Diyojen "Niçin?" diye sordu. "Eğer koşucu olsaydım, koşunun sonuna doğru yavaşlamam mı gerekirdi? Tam tersine bütün gücümle koşmam gerek."
" Biri Diyojen'e sordu: "Ne zaman yemek yemeliyim?" Diyojen cevap verdi: " Zengin isen, canının istediği zaman; fakir isen, bulduğun zaman."
" Diyojen bir gün, bir adamın günahlarından temizlenmek için suda yıkanıp durmakta olduğunu gördü. Adama yaklaşarak, "Ey zavallı," dedi, bilmez misin ki sen bu suda sabaha kadar da yıkansan - nasıl gramer hatası yapmaktan kurtulamazsan- günahlarından da kurtulacağın yoktur."
" Bir gün sokakta giderken hakimlerin, devlet hazinesinden bir küçük şişe çalmış bir adama işkence yapmak üzere götürdüklerini gördü, ve dedi ki: "İşte, büyük hırsızlar bir küçük hırsızı yakalamış götürüyorlar."
" Onun ününü duyan Büyük İskender Atina'ya geldiğinde, kendisine ne gibi bir yardımı, iyiliği dokunabileceğini sorması üzerine, Diyojen: " Gölge etme, başka ihsan istemen" karşılığını vermiştir.
Ayın Konusu :
Osmanlı Cam Sanatı
Avrupa Cam Sanayisi’nde yaşanan yenilikler: Sultan III. Selim’in Osmanlı Cam Sanatı’na katkıları
Sultan III. Mustafa ve onun oğlu Sultan III. Selim’in dönemlerinde başlayan Osmanlı’da cam sanayi kurma girişiminin öyküsünü Topkapı Sarayı Uzmanı Ömür Tufan anlatıyor. Yüzyıllar boyunca kullanım eşyası olarak üretilen cam ürünler, 19. yüzyıla kadar tüm dünyada hükümdarların ve maiyetlerindeki yöneticilerin desteklediği bir sanat dalı olarak varlık göstermiştir. Bir yandan cam üretimindeki ve işlenmesindeki teknik gelişmeler, diğer yandan beğenilerin değişmesi, yaratıcı bir sanat dalı olarak cam işçiliğinin tarihsel gelişimini belirlemiştir.
|
|
|
|
Geleneksel Osmanlı Camcılığı ve Teşkilatı
Osmanlıların elinde cam işi başlı başına bir sanayi halini almıştır. Türk camcılığı ile ilgili en eski belgeler 16. yüzyıla tarihlenmektedir. Süleymaniye Camisi ve külleyisinin yapılışı sırasında tutulmuş muhasebe defterleri, inşaatla ilgili emir ve fermanlar, cam ustaları ve bunların yaptıkları işlere dair bize önemli bilgiler vermektedir. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonlarında bulunan şehzadelerin sünnet düğünü şenliklerini anlatan “Surname-i Hümayun” adlı minyatürlü yazma eserde, çeşitli meslek gruplarının geçit törenlerini gösteren sahneler arasında yer alan cam ustaları ve kullandıkları aletlerin gerçeğe uygun resimleri, Türk cam sanatının o yüzyıldaki düzeyini göstermesi bakımından önemli belge niteliğini taşır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun en üst düzeyde “Ehl-i hıref” adıyla tanınan ve Topkapı Sarayı’na bağlı olarak çalışan özel bir sanat erbabı kadrosu bulunmaktaydı. Bu özel kadro arasında “Camgeran” olarak isimlendirilen cam ustaları da görev yapmaktaydı. Bunların başında da “Sercamger” bulunurdu. Cam atölyelerindeki üretimi denetleyen Nazırlık ve Kethüdalık gibi üst düzey görevliler Enderun-u Hümayun’dan yetişmiş kişilere verilir ve maaşları da devlet tarafından üçer aylık olarak ödenirdi. Osmanlı’da bütün meslek kolları Lonca ve Gedik sistemine göre düzenlenirdi. Gedik düzeni içinde camcıların “Nazır”ları, “Kethüda”ları, “Yiğitbaşı”ları, “Duacı”ları ve “Sahib-i Karhane” (işyeri sahibi) olan “Usta”ları vardı. Bu sistem içinde, usta-kalfa-çırak düzeni büyük bir hassasiyetle korunurdu. Cam atölyelerindeki sorumlulara “Yiğitbaşı” adı verilirdi. Camcılık teşkilatının yönetiminde yer alan Nazır ve Kethüda’lar bizzat saray Enderun’unda eğitim görmüş kişiler arasından atanmasına rağmen, Yiğitbaşı ve Duacı’ları esnaf, kendi içinden seçerdi. Osmanlı’da Lonca ve Gedik sisteminde, her çeşit sanayi ve sanat alanında ciddi denetlemeler yapılırdı. Her meslekte işin ustası ve söz sahibi kişiler tarafından yapılan işler kontrol edilir ve önceden belirlenen kalitede olmasına dikkat edilirdi. Kural gereği cam ürünlerinin ve satışının kesin olarak uyulması gereken kabul görmüş zorunlu şartları vardı. Bir taraftan da bu sanatın gelişmesi ve ilerlemesi için ekonomik ve sosyal konular düzenlenirdi. Böyle bir düzen içinde gerçekleştirilen cam ürünlerinin biçimleri, isimleri, özellikleri, ağırlıkları ile alım satım bedelleri daha önceden denetim mekanizması tarafından belirlenmekteydi. Belirlenen ölçü ve dirheme göre yapılmayan, kalp olan ya da alçak iş denilen cam, şişe ve camdan yapılmış objeler nazır tarafından kırdırılır, bunu üreten ustalar da cezalandırılırdı. Bütün bu katı kurallarla aslında cam işleyenler devlet tarafından korunmaktaydı. Fırınları için gerekli çam odunu ile maya denilen cam fırınında ergitmek için kullanılan şişe cam kırıklarının sadece gerçek üreticiye aracısız olarak satılması sağlanırdı. Hatta bu değerli malzemenin ihracatı da önlenerek, ülke içinde cam üreticilerinin sıkıntı çekmemesine özen gösterilirdi.
Cam işçiliğine ait kurumlar ve buralarda çalışanlar sarayın, dolayısıyla Padişah’ın himayesinde oldukları için, Osmanlı İmparatorluğu’nun cam üretim merkezi doğal olarak İstanbul’du.
|
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-01x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-01.jpg" \* MERGEFORMATINET
Firuze renkli kupa, kupanın dışı, altı ve üstü altın yaldız bordür ile sınırlanmış ve arasında helezoni büyük yaldız yapraklı ve paftalar vardır. Paftalar, tek kulplu ve içi altın yaldızlı çiçek desenlidir. Tek kulpludur. Y:14 cm, Ç: 10,5 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/602.
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-02x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-02.jpg" \* MERGEFORMATINET
Bozalık, beyaz renkli dikey çizgilerle yapılmış çeşm-i bülbüldendir. Kapaklı ve tek kulpludur. Y: 40 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/476.
|
|
İstanbul’daki Cam Atölyeleri ve Atölyelerin Bulunduğu Semtler
İnşaat defterleri incelendiğinde, 1550-1557 yıllarında yapılan Süleymaniye Camii’nde cam işlerinde çalışan kayıtlı 1436 kişi olduğu tespit edilmektedir. 1682 yılında İstanbul’da 3 şişe atölyesinde 105 kişi, şişe ticareti yapan 200 dükkânda 300 kişi, ayna ticareti yapan 90 dükkânda 105 kişi, düz cam ticareti yapan 71 dükkânda 400 kişi bu sektörde çalışmaktaydı. Bu bilgilerden anlaşıldığı üzere, 1682 yılında sadece İstanbul’da yaklaşık bin kişilik bir grup camcılık mesleği ile ilgili işler yapmaktaydı.i İstanbul’daki cam üretimi için, genel bir ilke olarak sanayinin yerleştiği bölgeler seçilirdi. Bunun en önemli nedeni, İstanbul’da sıklıkla büyük yangınların çıkmasıydı. Bu nedenle ateş kullanılması gereken sanayi kuruluşlarına belirli bölgelerde izin verilirdi. Şehir içinde yangınlara sebep olmaları için daha çok şehir surlarına yakın ve yangın tehlikesi olmayan yerlerde cam üretimi yapılırdı. İstanbul’un dış mahallesi olarak görülen Bakırköy bölgesinde, “Baruthane-i Amire” nin kurulmasıyla burası bir sanayi bölgesi olarak işlev kazanmıştır.ii 1750’de III. Mustafa döneminde İstanbul’daki cam sanayi gibi ateş kullanmayı gerektiren üretim alanlarının, Edirnekapı yakınındaki, eski Tekfur Sarayı kalıntıları çevresine taşınarak, bu bölgede de bir sanayi alanı oluşturulmuştur. Burasının tercih edilmesinin sebebi, bölgenin sur dışında ve şehirden uzak olmasıdır. Edirnekapı semtinin, İstanbul şehrinin dışarıya açılan sur kapısına yakın olması, cam işçiliği için gerekli malzemelerin kolay temin edilmesini sağlıyordu. Ayrıca şehir dışından ham madde, odun, kömür Tekfur Sarayındaki sanayi bölgesine kolayca getirilebiliyordu. Cam ve seramik fırınlarında kullanılması gereken reçineli çam odununun yarattığı iş nedeniyle çevre kirliliği oluşmaktaydı. Bu çeşit sanayi kolları çok miktarda kül, atık, kırık parçalar ve cüruf üretmekteydi. Tekfur Sarayı’nda yeni kurulan sanayi bölgesindeki atölyelerin atıkları kolayca şehir dışına çıkarılmaktaydı. Bölgede hala kullanılan sokak isimlerinin “şişehane sokağı” gibi cam ile ilgili adlar olması da burasının bir zamanlar Osmanlı’nın cam sanayi bölgesi olduğunu ispatlamaktadır. Bütün cam ve şişe imalathaneleri, Tekfur Sarayı arsasında toplanmış ve bu sanatla uğraşanlara buralar kiraya verilmiştir. Kira gelirleri ise Sultan III. Selim’in babasının kurduğu bir vakfa aktarılmaktadır. Arşiv belgelerinde şöyle denilmektedir. “…Ateş fırınlarıyla iş gören atelyeler, kuyumcu potaları, rastık ve süleğenciler, çini ve fağfur imalathaneleri, tuğlacılar ve çanak çömlekçiler de burada bulunuyorlardı. Başka yerde cam ve şişe yapılması da yasaklanmıştı. Buradaki cam ve şişe karhanelerinden alınan kira bedelleri III. Mustafa’nın yaptığı hayrata vakfedilmiştir...”
Geleneksel Osmanlı Cam Atölyelerinde Yapılan Camların Kullanım Alanı
Osmanlı’da 1600’lü yıllarda yapılan camlar günlük hayatta kullanılan gıda saklama kapları, mutfak eşyaları, şişe ve kavanozlardır. Bunun yanında sünnet şenliklerinde, bayram ve Ramazan ayı boyunca camilerin aydınlatılmasında kullanılan cam kandillerdir. Edirne’de 1675 yılında, IV. Mehmed döneminde, iki şehzadesinin sünneti ve kızkardeşi Hatice Sultan’ın evlenmesi nedeniyle düzenlenen büyük şenlik, tam anlamıyla büyük bir gösteri olarak planlanmıştı. Sünnet için 15 gün, daha sonra da düğün için 18 gün süren bu şenliklerde bulunan Fransız elçisi Nointel, 1675 yılındaki mektubunda şunlardan bahsediyordu: “…Bunlar bütün İmparatorluğa heyecan verecek dev gösterilere vesile oldu. Eyaletlerden çağrılan 6000 genç oğlanla majestenin 2000 iç oğlanı şehzadeyle birlikte sünnet oluyor…” Bu büyük şenlik için esnaftan ödünç olarak, “…1.500 kavanoz, 1.600 cam tabak, sağlanmıştır…ivBu ziyafette 1600 adet cam tabağın kullanılmış olduğunu anlıyoruz. 1600’lü yıllarda kullanılan teknik ile cam tabağın üretimi oldukça zor bir iştir. Bu bize 17. yüzyılda Osmanlı cam işçiliğinin oldukça ileri düzeyde olduğunu göstermesi açısından önemli bir belgedir.
|
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-03x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-03.jpg" \* MERGEFORMATINET . HYPERLINK "javascript:showbig('konu1011-04x.jpg')"
Kırmızı oval kandil, üç adet yuvarlak askı kulpu olup kulplar asarında gümüş çiçeklerle süslü girlandlar vardır. Girlandlar kulplara geçirilmiş ve gümüş halkalarla kulplara sabitlenmiştir. Venedik işi olup Osmanlı sarayı için yapılmıştır. Ç: 21,5 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/ 955.
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-04x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-04.jpg" \* MERGEFORMATINET
Tek kulplu, kırmızı, firuze, lacivert ve mavi renkli dört çeşit daldırma, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/1085.
|
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-05x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-05.jpg" \* MERGEFORMATINET . HYPERLINK "javascript:showbig('konu1011-04x.jpg')"
Leğen ve ibrik, kristal üzeri çiçek ve dallarla süslenmiş, yapraklar arası altın yaldızlıdır. Leğen ve ibrik aynı desende olup, ibriğin kapağı gümüş menteşe ile kulpuna sabitlenmiştir. Leğen çapı: 34,5 cm, ibrik yük: 36 cm. Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: Leğen 34/ 1812, İbrik 34/1811.
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-06x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-06.jpg" \* MERGEFORMATINET
Kapaklı kâse, kristal kapak ve kâse aynı desenli olup kesme tekniği ile geometrik desenler yapılmış. Çizgi araları altın yaldız maydanoz yaprak desenleri ile süslüdür. Kapak tutamağı Mevlevi başlık formundadır. Y: 27 cm, Ç: 20 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/1185.
|
|
Osmanlı mimarisinin özünü oluşturan cami ve mescitlerimizin içleri, geceleri kandiller ve mumlarla aydınlatılırdı. Bu aydınlatma her yapı da farklı bir düzenleme şekli yanında özellikle kandiller ve kandillerin avizelere asılışındaki ince zevkle farklılaşmaktaydı. Tamamı camdan yapılmış ve içinde mumların yakıldığı kandillerin oluşturduğu büyük avizeler, camilerin içlerinde çok zarif bir görüntü oluştururlar. Mahyalar ise belli gecelerde etrafa ışık saçarak mesaj verseler de daha çok ramazan gecelerinde, minare ve camilerimizin elmas gerdanlıkları olarak semayı şenlendirirlerdi. Mahya hazırlamak oldukça dikkat bir o kadar da tasarım bilgisi gerekirmektedir. Yazı veya şekli önce kareli kağıt üzerinde planlanır, her bir kareye isabet eden çizgiye göre yapılacak düğümler hesaplanır, sonra ayrı ayrı iplere içlerinde yağ yakılaca cam kandiller dizilir ve böylece harf ve çizgiler sırasıyla minareler arasında kaydırılarak yerini alırdı. İlk mahyanın 1617 yılında Sultan Ahmed Camii’nde ikincisinin 1683 yılında Süleymaniye Camii ve Yeni Cami’de, üçüncüsü ise 1755’de Atik Valide Camii’nde kurulduğu bilinmektedir. 1723 yılında Sultan III. Ahmet sadece ramazan ayında yakılan mahyaları, bayram günlerinde de yakılmasını istedi ve bu tarihten sonra bayramlarda da mahyalar yanmaya başladı. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa yalnız iki minareli selatin camilerine mahya kurulabilmesine izin verince Ayasofya, Fatih, Bayezid, Sultan Selim, Şehzade gibi büyük camilerde mahya kurulmaya başlandı. Ancak Eyüp Sultan Camii’nin Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılmış olan minareleri, mahya kurulamayacak kadar kısa olduğundan dolayı yıktırılıp yerlerine iki şerefeli daha yüksek minare yapıldı. Böylece mahya kurulabilecek duruma geldi. Aynı nedenlerle, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii tek minareli olduğu için, halkın isteği üzerine bir minare daha yaptırıldı ve mahya kurulabilir duruma getirildi. İstanbul’un bütün selatin ve merkez camilerinde Ramazan boyunca ve bayramlarda cam kandillerle Osmanlı camcılığının gelişmesine büyük katkısı sağladı.i 1689 yılında Topkapı Sarayı mutfaklarında kullanılan cam eşyalar, 17.yüzyıla ait “Masraf Defteri” kayıtlarında “Cam evani” adı altında kaydedilmiştir. Masraf defteri incelendiğinde Osmanlı Sarayı “Matbah-i Amire” de ne tür cam gereçler kullanıldığını fiyatlarıyla beraber öğrenmek mümkündür. Büyük şişe 89 adet, billur şişe 34 adet, normal şişe 30 adet, Gülhane şişesi 25 adettir. 1670 yılı masraf kayıtların dakayıtlarında ise aynı ürünlerin fiyat olarak pahalandığı görülmektedir. Bütün bu kaynaklar, 18. yüzyıla kadar İstanbul’daki cam üretiminin gerek kapasitesi, gerek teknik bilgisi ve gerekse cam biçimlendirme ustalığı bakımından, o günkü koşullarda ihtiyacı karşılayan düzeyde olduğu anlaşılmaktadır. Aynı tarihlerde Avrupa’daki bir cam üretim atölyesi veya fabrikası da hemen hemen her konuda aynı donanıma sahipti. Henüz bu dönemde Avrupa camcılığının, Osmanlı camcılığından üstün bir tarafı yoktu.
Avrupa Cam Sanayisi’nde Yaşanan Devrim
17. yüzyılda cam sanayi açısından çok önemli bir gelişme yaşandı. Avrupa’da bir ton kapasiteli fırınlarda kömür kullanılarak cam ergitilebiliyordu. Çok akıcı özellikteki cam eriyiği, düz bir madeni yüzey üzerine dökülüp, silindirlerle ezilerek “ilk düz cam” üretimi yapıldı. Aslında yüzeyi tam düz olmayan ve en çok, yaklaşık 50x70 cm’lik boyutlarda olan bu cam levhalar, gerektiğinde özel tezgâhlarda taşlanmakta, çok pahalı işlemlerle yüzeyi düzleştirilip, parlatılmaktadır. Zor ve çok zahmetli bir çalışmanın sonucunda son derece düzgün camlar elde edilebilir. Kaliteli ve düzgün parlak zeminli camlardan, yeni bir cam ürünü olan aynalar yapılmaya başlandı. Avrupa’da yaşanan 18. yüzyıl sanayileşmesiyle camcılık alanında da önemli gelişmeler olmaya devam etti. Öncelikle cam fırınlarında enerji kaynağı olarak, odundan kömüre geçilmesiyle yüksek ısı daha ucuza elde edilmeye başlandı. Ucuz enerji sayesinde cam, malzeme olarak ucuzladı. Camcılıkta kullanılan ham maddelerinin daha hassas ve daha ucuz olarak hazırlanmasını sağlayacak birçok yeni teknik ve araç geliştirildi. Daha önceleri küçük potalarda ergitilen camların yerine, artık büyük ölçekli cam üretimi yapılan yeni tip fırınlar geliştirildi. Cam yüzeylerinin işlenmesi amacıyla yüzyıllardan beri kullanılmakta olan renklendirme, mineleme, aşındırma, kesme gibi çok zor ve pahalı olan sanatsal işlemler, her gün geliştirilen yeni tekniklerle büyük ölçüde ucuzladı. Sonuçta, bu teknik gelişmeler, her türlü üretimi kolaylaştırdı. Bunların doğal sonucu olarak, cam sanatının yenilikleri çok sayıdaki üründe aynı anda kullanılmaya başlandı.
|
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-07x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-07.jpg" \* MERGEFORMATINET
Sürahi ve fincan, sürahi pembe ve beyaz çizgilerden oluşmuş çeşm-i bülbüldür. Yuvarlak kaideli, geniş karınlı, ince uzun boyunlu ve yüksek kulplu sürahidir. Fincan ve tabağı beyaz çizgili ağız kenarlı pembe renkli olup sürahi ile takımdır. Fincan çap: 8,5 cm, sürahi yük: 19 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: İbrik. 34/511, Fincan. 34/611.
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-10x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-10.jpg" \* MERGEFORMATINET
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-09x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-09.jpg" \* MERGEFORMATINET
Beyaz opalinden, elma formunda kapaklı ve tutamağı elma sapı şeklinde sakızlık, üzeri kırmızı ve pembe renkli meyvelerle süslenmiş meyveler arası altın yaldız girlandlar ve çiçeklerle bağlanmıştır. Y: 11 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/1289.
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-11x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-11.jpg" \* MERGEFORMATINET
|
1700’lerde Avrupa camcılığında sanayi olarak ardı ardına devrim niteliğinde yeni buluşlar yapılıyordu. 1650’lerde Paris’te Omnibüs’ler yapıldı. Cam araba sanayinde de kullanılmaya başlandı ve araba sanayisine paralel olarak camcılık sanayisinde de gelişmeler yaşandı. 1670’lerde İngilizler optik camı buldu. Fransa’da “Lucas de Nehou” cam levha üretimine başladı. 1693 yılında yine Fransa’da “Bernard Perrot”, büyük boyutlu ve iyi nitelikte cam üretimine başladı. Avrupa’da yeni cam üretim merkezleri oluştu. Fransa’da “Baccarat” İsveç’te “ Kungsholm”, Avusturya’da “Bohemya” önemli cam üreten merkezleri oldu. Almanya’da Zwiezel, Bodenmais ve çevresinde 1699 yılında açılan atölye, prenslik adına cam üretimine başladı. Bohemya camcılığının 1700’lü yıllarında en ünlü ürünleri “kesme” kristallerdi. Bu ünlü cam kesme tekniği ve onu oluşturan farklı bölgelerde çalışan 100’den fazla kesme ve gravür ustası sayesinde, camcılık sanatı zirveye taşındı. Bu usta sanatçılar en kolayından, en karmaşık olanına kadar her şeyi, cam üzerine keserek veya kazıyarak işleyebiliyorlardı. Bu yolla saydam ve renkli camlar üzerinde “ışık, derinlik, kontrast” elde edebiliyorlardı. Bu yıllarda ilk kez camlar üzerine ünlü ressamların tabloları gravür ve kabartma olarak işlenmeye başladı. 1710 yılında bu işlem, elmas kesme işlemi kadar başarılıydı. Kısacası, cam ustaları artık, bir anlamda “camı mücevhere dönüştürebiliyorlardı.” i Bohemya’da geliştirilmiş olan cam ürünleri arasında, en önemlilerinden birisi ressamların cam üzerine renkli boyama tekniğini uygulayabilmesidir. Bu teknik özellikle kiliselerin renkli cam pencereleri için çok önemliydi. Bohemya camları, Almanya, Polonya, Rusya, Macaristan, Fransa, İspanya, İtalya, Danimarka, İsveç ve Osmanlı İmparatorluğuna ihraç ediliyordu. 18. yüzyılda Avrupa’nın 12 büyük şehir ve limanında 38 adet “ Bohemya evi” açılmıştı. Baltimore, Beyrut, Kahire, Mexico City, New York ve İzmir’de satış merkezleri vardı. Kısacası, Bohemya’lı camcılar dünyayı, yeni ve farklı bir “cam işçiliği” ile fethetmişlerdi. ii Aslında 18. yüzyılda Avrupa’da yaşanan “Sanayi Devrimi” ile birlikte, sanatta, bilimde, teknolojide, sosyolojik ve ekonomik yapılaşmada her şey birden değişti. Avrupa’da ki cam sanayisinde de hızla gelişen bir değişim yaşandı. Avrupa’nın hızlı sanayileşmesi karşısında, Osmanlı’nın camcılık sanayii iyice geriledi. Artık Avrupa’daki sanayileşmeyle beraber daha ucuz ve seri cam üretimi ürünler ülke içinde tercih görmeye başlamıştı. Avrupa’da yaşanan cam sanayisindeki devrim, Osmanlı’yı da olumlu ve olumsuz etkiliyordu. Avrupa’nın hızla sanayileşmesiyle, Osmanlı’nın kültüründe, sanatında, biliminde ve sanayisindeki farklılıklar ortaya çıkıyordu. Osmanlı’da sanat herkesin yapabileceği bir şey değildi. Ancak büyük üstadlardan öğrenilen bir marifet olarak kabul ediliyordu. Böyle bir sistem belki Osmanlı’nın ilk dönemlerinde geçerli ve uygun olabilirdi. Ancak, girişimci zihniyetini böylesine kısıtlayan bir düzen, hiç kuşkusuz, daha sonra Avrupa’da gelişmeye başlayan Sanayi Devrimi karşısında büyük sorunların yaşanmasına neden olacaktı. Avrupa’da yapılan camların boyutlarının büyümesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki saray, köşk, cami gibi önemli mimari yapılarda ciddi değişikliklerin yaşanmasına neden oldu. Osmanlı geleneksel mimarisindeki tepe pencereleri de yapısal olarak değişmeye başladı. Saraylarda ve önemli binalarda artık Avrupa’nın yaptığı büyük boy camlar kullanıyordu. Dolayısıyla ülkenin pencere camlarını üreten, geleneksel Osmanlı cam sanayinde hızlı bir çöküş baş gösterdi. Aynasaray, Eğrikapı ve Tekfur Sarayı çevresinde yerleşmiş olan, Osmanlı cam sanayisi, görülen çöküşle birikte artık camcılık adına bir dönemi kapatıyordu. Avrupa’da kurulmaya başlayan cam fabrikaları karşısında yavaş yavaş yok oluyordu. Aynı sebeplerle Avrupa’da geleneksel teknikle üretim yapan eski cam fabrikaları ve atölyeleri de zarar etmeye ve gerilemeye başlamışlardı.
Avrupa Camlarının Osmanlı Saraylarında Kullanılmaya Başlanması
Avrupa’da yapılan yüzeyleri henüz çok düzgün olmayan ve dönemine göre çok büyük boyutlu olarak kabul edilen camlar, Osmanlı İmparatorluğu’nda oldukça pahalıydı. Çok pahalı olmasından dolayı, ancak önemli mimarilerde en önemli mekânların ve odaların pencere camı olarak kullanılıyordu. Avrupa’da büyük boy cam üretilmesi, Osmanlı mimarisindeki aydınlatma pencerelerinin mimarisinde de kendisini hissettiriyordu. Pahalı cam olmasına rağmen, bu camların hem büyük olması hem de çok sağlam olmasından dolayı, tepe pencerelerinin ve alt pencerelerinin boyutlarını büyütmüştü. Pencereler renklendi ve mimaride pencere sayısının artmasına sebep oldu. Topkapı Sarayı’nın bazı pencerelerinde bu camlardan görmek mümkündür. 1752 yılında onarılan Sofa Köşkü, döneminin cam teknolojisinin Osmanlı sarayında uygulanan en yeni örneklerine sahiptir. Barok tekniğinin uygulandığı, iç mekânın ise geleneksel düzeni korunduğu görülür. Cam teknolojisinin verdiği imkanlar dahilinde o dönem için büyük boy pencereler tasarlanmıştır. Çünkü 1750’li yıllarda Avrupa cam sanayi, düz levha cam üretiminde ancak bu boyutlara ulaşabiliyordu. Barok motiflerine uygun olan tepe pencerelerindeki camları taşıyan ince alçı konstrüksiyon, o tarihlerde cam kesiminin en hassas uygulamalarının verdiği imkanın sonucu olarak kabul ediliyordu. Çünkü o günlere kadar kullanılan kalın alçı taşıyıcılar ve çerçeveler artık bir anlamda geri kalmış teknolojiyi simgelemekteydi. İstanbul Haliç’te bulunan ve güümüze kadar gelebilmiş olan Osmanlı dönemi saraylarından, Aynalıkavak Kasrı 1780’li yıllarda bugünkü biçimini almıştır. Aslında bu önemli saray kompleksi, 1600’lü yıllardan beri birçok değişiklik geçirerek varlığını sürdürmüş, ancak bir yangından sonra, III. Selim döneminde büyük bir bölümü yıktırılarak, yerine şimdiki kasır yaptırılmıştır. Aynalıkavak Kasrı’nın sanayileşme girişimleri açısından önemi; kullanılan camların, cam sanayindeki en yeni cam teknolojisini, düşüncelerini ve biçimlerini yansıtıyor olmasıdır. Bu pencerelerdeki camlar gerek genel tasarımı, gerek camları birleştiren ince alçı taşıyıcı ve gerekse camların kesimindeki hassasiyet, hem usta camcılarının mimariye getirdiği yenilikleri, hem de dönemin cam işleme yöntemlerinin ne kadar geliştiğini göstermektedir. Bu dönemde mimari cam üretiminin dışında küçük cam objeler için Beykoz da cam atölyeleri kurulmuştu. Beykoz atölyeleri her türlü camı üretmesine karşın henüz düz cam üretemiyordu. Dolayısıyla burada kullanılan pencere camları, Avrupa’dan ithal edilen camlardır.
|
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-12x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-12.jpg" \* MERGEFORMATINET . HYPERLINK "javascript:showbig('konu1011-12x.jpg')"
Beyaz renk ve çiçek desenli opalin takım, ibrik, gülabdan ve daldırmadan oluşmaktadır. Altın yaldız kareler içinde kırmızı çiçeklerle süslenmiştir. İbrik yük: 21,5 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/1273.
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-13x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-13.jpg" \* MERGEFORMATINET
Dört değişik formlu ve desenli laledan, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu, Env. No: 34/1091.
|
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-14x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-14.jpg" \* MERGEFORMATINET
Mavi-beyaz çeşm-i bülbül karlık, kapak aynı desenli olup, kar konulan karındaki boşluğun ağız kenarı gümüş kaplamadır. Y: 39 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/1785.
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-15x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-15.jpg" \* MERGEFORMATINET
|
|
|
Sultan III. Selim’in Osmanlı Cam Sanayisi’nin Geliştirilmesi İçin Yaptığı Girişimler
III. Selim tahta çıkar çıkmaz, ilk iş olarak Avrupa’nın yakından tanınması için çalıştı. Sultan III. Selim 1791 yılında Avusturya ile sona eren savaştan sonra, şehzadeliğinden beri yakını ve inandığı bir kişi olan Ebubekir Ratip Efendi’yi Viyana elçisi olarak atamıştır. Kendisinin siyasi görevi yanında asıl amacı, Avusturya’nın bütün önemli kurumlarını araştırmak padişaha bildirmekti. Ratip Efendi İstanbul’a dönüşte, 490 sayfalık ayrıntılı ve yorumlu bir rapor hazırladı. Ebubekir Ratip Efendi adına o yılların anısına Viyana porselen fabrikasında yapılan fincan tabağı üzerine Osmanlıca harflarle adının yazıldığı kahve takımı hediye edilmiştir. Bugün bu hediyenin tabağı Topkapı Sarayı Müzesinin Avrupa Porselenleri bölümüne koleksiyonunda yer almaktadır.i Sultan III. Selim, sanayi devriminin gelişimini açık olarak görmüş ve bu yönde ilginç atılımlar başlatmıştır. Sanayileşmede öncelik verdiği projelerden biriside, “Beykoz Camcılığı”dır. 19. yüzyılın başlarında Avrupa’daki sanayi devriminin desteğinde gelişen yeni sanayi merkezleriyle rekabet edebilmek için Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet olarak ve bizzat Sultan III. Selim tarafından önemli girişimler yapılmaktaydı. Osmanlı imparatorluğu da diğer Avrupa krallıkları gibi, döneminin en yeni sanayi ve sanat alanı olan camcılığa sahip çıktı. Uzun yıllardan beri rakip olan Venedik cam teknolojisini ülkeye getirmek ve onu mümkün olduğu kadar geliştirmek için girişimler ve düzenlemeler başlattı. Sultan III. Selim bizzat Mevlevi Mehmed Dede’yi, camcılık sanatını öğrenmesi için Venedik’e gönderdi. Bir taraftan da cam sanayine uygun düz ve geniş araziler aranarak gerekli yatırımların yapılması için girişimleri başlatıldı. Boğaziçi’ndeki Beykoz çevresi yeni teknolojinin bu bölgeye yerleşmesi için uygun bulundu. Arazi yapısı, suları, o yıllarda İstanbul’un en önemli sorunu olan büyük yangınların olmasını engelleyecek uzaklıkta olmasıdır. Çünkü o dönemlerde sanayi, “yüksek ısı ve ateş ve bunun sonucunda da yangın tehlikesi” ademektir. Daha önce düzenli bir şekilde İstanbul surlarının ve eski Tekfur Saray’ının çevresine yerleştirilmiş ve gittikçe gerilemiş olan eski cam atölyelerinin yanı sıra, Beykoz’daki düzlüklerde de yepyeni bir camcılık, Sultan III. Selim ile birlikte başlamıştır. Beykoz camları III. Selim’in sanayileşme devriminde zincirin önemli bir halkasını oluşturmaktadır. Beykoz bölgesinde ilk kez cam fabrikasının kuruluşu, Venedik camcılığın kendi krizini aşmak için dışa açılmaya başladığı yıllara rastlar. Mevlevi Mehmed Dede, Venedik dönüşü Beykoz’da bir cam atölyesi kurdu ve burada cam üretmeye başladı. Sultan III. Selim’in Mevlevi olması, Galata Mevlevihanesi Şeyh Galip Dede’yi kendisine dost edinmesi, Beykoz Cam işçiliğinde Mevleviliği hatırlatan sembollerin sıkça kullanılmasına neden oldu. Mevlevi Mehmed Dede’nin yaptığı Beykoz camlarında, form ve desenlerde, kâse, kupa ve kapaklı tabakların, kapak tutamakları Mevlevi sikkesi formunda yapılmaya başlandı. Bu ekol İstanbul cam sanatını, son döneme kadar etkilemiştir.
|
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-16x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-16.jpg" \* MERGEFORMATINET
Şişe, yuvarlak karınlı beyaz cam ve üstünde altın yaldız ile “Lâilâheillallah Muhammedûn Resululah” yazılıdır. Boyun kısa ve dar kapak kesme tekniğinde işlenmiş altın yaldızlıdır. Y: 22 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/620.
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-18x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-18.jpg" \* MERGEFORMATINET
|
|
|
|
III. Selim döneminde Beykoz’da açılan ilk cam fabrikasından sonra, “Tanzimat” döneminin ünlü isimlerinden olan Ahmet Fethi Paşa’nın girişimleriyle, yine aynı bölgede “Cam ve Billur Fabrikası” kurularak üretime başladığı bilinmektedir. Beykoz cam fabrikalarında, döneminin en güçlü camcılık merkezi olan Venedik’in teknik desteği ile üretilmeye başlanan çeşm-i bülbüller, zaman içinde İstanbul cam sanatının sembolü haline geldi. Çok çeşitli cam ürünleri yapılmaya başlandı. Form olarak leğen- ibrik, kâse, laledan, gülabdan, şişe, kavanoz, kapaklı kâse, kupa, bozalık, şerbetlik, daldırma, kandil, fincan- tabak ve parfüm şişesi yapılıyordu. Teknik olarak da opalin, kristal, çeşm-i bülbül yapılabiliyordu. Osmanlı padişahları ve saray halkı için yapılan Beykoz camları koleksiyonu, Topkapı Sarayı Müzesinde İstanbul Cam ve Porselenleri bölümüne kayıtlıdır. 1851’de Londra I. Uluslararası, “Great Exhibition of the Works of Industry of All Nations” sergisi düzenlendi. Bu sergiye Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Felemenk ülkeleri, İspanya, Portekiz, Prusya, Zollverein devletleri, Rusya, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu ile değişik ülkelerden 22.000 “denk” in üzerinde eşya sergilendiği bilinmektedir. Bu sergiye Osmanlı devletinden, 700 kadar üretici çok sayıda ürünle katılmıştı. Arşiv belgesinde “Fağfur, Frenk ve Kütahya madenlerinden yapılmış billur, cam, kâse, bardak, tabak, çay ibriği, su testisi, mürekkep hokkası, lüleci ve çömlekçi çamurundan imal edilmiş testi, bardak, çanak, çömlek, küp, kavanoz ve benzer eşyalardan birer tane…” örnek eser götürülmüştür.i Altı ay açık kalan fuar 11 Ekim 1851’de kapandı. Sergi sonunda komisyonlar 170’i büyük olmak üzere 3088 madalya dağıtmış ve Osmanlı ürünleri arasından da çok sayıda “Büyük Madalya” ve teşvik ödülleri kazanılmıştı. Bu ödüller arasında “… Beykoz Fabrika-i Hümayunu mamulleri için fabrika yönetimine” verilen ödül de vardır.ii Bugün her biri çok kıymetli el sanatı olarak kabul ettiğimiz Beykoz camları, gerçekte dönemin en ileri sanayi kuruluşları arasındaki uluslararası sanayi fuarlarına, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu alandaki sanayi yönünü temsil ederek gönderilmiş, bu özellikleriyle de ödüller kazanmıştır. Beykoz Camları, bir anlamda kendi döneminde İmparatorlukta kurulmaya başlayan yeni bir cam sanayinin sembolüydüiii. Çünkü 19. yüzyılda ortaya çıkarılmış bulunan bu gibi ürünlerin hemen hemen tümü, yeni teknolojilerin birer sembolü olarak kabul edilmekteydi.iv Böylece Sultan III. Mustafa ve onun oğlu Sultan III. Selim’in dönemlerinde başlayan Osmanlı’da cam sanayi kurma girişimleri, belli bir ölçüde sonuç vermiş ve Beykoz Fabrikası ürünleri İngiltere’de yapılan sanayi fuarında yeni bir cam markası olarak ödül kazanmış ve kalitesini tescil ettirmiştir.
|
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-08x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-08.jpg" \* MERGEFORMATINET
Beyaz opalinden kapaklı kuş formunda gülabdan, boynu paftalar içinde altın yaldız çiçek desenleriyle süslüdür. Sırtı balık pulu desenlidir, gagasında küçük bir deliği vardır, üç ayaklıdır. Boyu: 22 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/605.
HYPERLINK "javascript:showbig('konu1101-17x.jpg')" INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/konu/konu1101-17.jpg" \* MERGEFORMATINET
Beyaz camdan iki kulplu sepet formunda meyvelik ve tabağı, Ç: 26 cm. Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu. Env. No: 34/ 1900.
|
|
Dipnotlar:
Bayramoğlu Fuat; Türk Cam Sanatı ve Beykoz İşleri, s.14, İş Bankası Yayını, 1974 İstanbul Bayramoğlu Fuat; Türk Cam Sanatı ve Beykoz İşleri, s.11, İş Bankası Yayını, 1974 İstanbul Bayramoğlu Fuat; Türk Cam Sanatı ve Beykoz İşleri, s.14, İş Bankası Yayını, 1974 İstanbul Nutku Özdemir; IV. Mehmet’in Edirne Şenliği, 1675, s.44, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1972 Ankara Nutku Özdemir; IV. Mehmet’in Edirne Şenliği, 1675, s.117, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1972 Ankara Ali Rıza; Bir Zamanlar İstanbul, s.122, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul Önder Küçükerman; İstanbul’da 500 Yıllık Sanayi Yarışı Türk Cam Sanayi ve Şişecam, s. 86, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş., 1998 İstanbul Önder Küçükerman; İstanbul’da 500 Yıllık Sanayi Yarışı Türk Cam Sanayi ve Şişecam, s. 114, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş., 1998 İstanbul Sözen Metin; Devletin Evi Saray, s.100, Sandoz Kültür Yayınları, 1990 İstanbul Unat Faik Reşit; Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, s.185, Tarih Kurumu Yayını, 1968 Ankara Önsoy Rifat; Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayii ve Sanayileşme Politikası, s. 60, Türkiye İş Bankası Yayını No: 291, 1988 Ankara Önsoy Rifat; Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayii ve Sanayileşme Politikası, s. 62, Türkiye İş Bankası Yayını No: 291, 1988 Ankara Önder Küçükerman; A. Sbort Story of Traditional Turkish Glass Art, s.51, “Turkey Economy”, no.5, 1994 İstanbul Karal Enver Ziya; Selim III’ün Hat-tı Hümayunları, Nizam-ı Cedit. 1789-1807, s.75, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu yayını, 1988 Ankara
|
|
|
|
|
|
|
INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/cornerldown.jpg" \* MERGEFORMATINET |
INCLUDEPICTURE "http://antikalar.com/v2/images/cornerrdown.jpg" \* MERGEFORMATINET |
HYPERLINK "http://www.antikas.com" \t "_new"
|
(c) 2001-2012 Antik A.S. |
|
HYPERLINK "http://www.gezi-yorum.net/wp-content/uploads/2009/05/yoroskalesi1.jpg" INCLUDEPICTURE "http://www.gezi-yorum.net/wp-content/uploads/2009/05/yoroskalesi1.jpg" \* MERGEFORMATINET
YOROS KALESİ:
Kale; Bizans eseri. 14’ncü yüzyıl ortalarında, bir süreliğine Cenevizlilerin eline geçmiş, sonra yeniden Osmanlılar almış. Kulelerden birinde görülen, tuğladan harflerle yazılmış “Grekçe” kitabe, buranın Bizans inşaatı olduğunu gösteriyor. 1305 yılında ise, kale, Türklerin eline geçmiş. Yoros kalesinin, tarih içinde sıkça el değiştirdiği anlaşılıyor.
Kalenin ismi nerden geliyor? Anadolu Kavağı Kalesi veya Ceneviz Kalesi olarak da bilinen bu kalenin adı “Kutsal Yer” anlamına gelen, “Hieron” dan geliyor. Yoros adının doğrudan doğruya “Dağ” anlamındaki “Oros”tan gelmiş olması da düşünülebilir. Boğazın; Karadeniz’e açılan bu bölgesinde; belki de kalenin bulunduğu yerde, 12 tanrı adına yapılmış bir mabet varmış. Geçen yüzyılda burada bulunan bazı atik mimari parçaların, bu mabedin kalıntıları olduğu düşünülüyor. Buradaki 12 tanrı adına yapılmış yapılar, Kalenin yapılış tarihini tek tanrılı dinlerden öncelere götürmeyi sağlıyor.
Evet; Yoros kalesi, 19’ncu yüzyılda, terk ediliyor. Çünkü, artık savunma durumunda bulunulmuyor. Burayı ziyaret ettiğinizde; duvarlarda ve kulelerde, Cenova armaları göreceksiniz. Geç bir dönemde, örülerek kapatılan ana girişin, iki yanındaki, haşmetli kulelerin cephelerinde; mermer üzerine kabartma olarak birer yarım ay içine, kollarının uçları tomurcuklu haçlar var. Her iki taşın da dört köşesindeki Grekçe kısaltmalı harfler incelendiğinde; görülür ki; bunlar hakkında şimdiye kadar yazılanlar eksik veya yanlıştır. Karadeniz tarafındaki kulenin üzerindeki harfler;” İsa’nın nuru, herkesin nurudur” anlamına gelen, kelimelerin kısaltmasıdır. Marmara tarafındaki kulede ise, yine “ Işık, nur” kelimelerinin kısaltması teşhis olunuyor.
Çifte burcun kapıya dönen yüzlerinde ise; yine mermere işlenmiş bir haçı çevreleyen dairenin içinde de “İesos Hristos Zafer” anlamındaki kelimelerin kısaltmaları yer almış. Örülü esas kapının iç tarafında ve yukarıda bir mermer levhada, iki küçük sütun kabartmasına oturan kemer biçiminde bir çerçevenin içinde, bir haç var. Bunun kolları arasındaki boşluklarda da kısaltma oldukları belirtilen dört harf var. Kaleyi inceleyen gezginler, harflerin Bizans devletinin klasik formülü olan, dört B’yi burada teşhis ettiklerini sanmışlardı. Buradaki dört harf, “ Ey sahip, despot Mihael Palaeologos’a kurtarıcı ol” anlamına gelen, dört kelimenin baş harfleri olarak okunmaktadır. Böylece, kalenin, şehir Latinlerinden 1261 yılında geri alınarak sonra İmparator VIII. Mihael Palaeologos (MS.1261-1282) tarafından yaptırıldığını ileri sürmek mümkündür.
Doğudan batıya, 500 m. kadar uzunluğu olan kale, Karadeniz’e paralel olarak araziye yerleşir. Kalenin genişliği: 60-130 m. arasında değişir. Bu tahkimatın; Boğaz tarafında olanı daha alçak iki tepenin üstünü kaplar. Kalenin en güçlü kısmı: yüksek tepenin, doğuya, yani Anadolu’ya bakan tarafıdır. Bu da kalenin, Boğaz girişini kontrol etmek kadar, kara tarafından gelecek bir tehlikeyi karşılamak üzere düşünüldüğünü gösteriyor.
Kalenin esas girişi, doğu tarafında, 120 m. kadar yükseklikteki tepenin üstündeki en hakim noktadadır. Yükseklikleri 20 m. kadar olan, yuvarlak iki burç arasında açılan tuğladan kemerli giriş, sonraları örülmüştür. Girişteki çift kulenin içlerinde, dört kolu eşit bir haç biçiminde mekanlar var. Her iki kulede de, bu mekanların üstlerinde, duvar tekniğinin değişik oluşundan anlaşıldığına göre, geç bir dönemde yükseltilerek, birer kat etlenmiştir. Güney duvarlarının sonunda, bugün bir kapı açıklığı gibi görünen parça da aslında bir burçtur. Kalıntılardan anlaşıldığı üzere, büyük kulelerin benzeri olarak, içinde haç biçiminden dört kemerli ve kubbeli tonozla örtülü, yüksek bir
İnt’ten: Trabzon İmparatorluğu, Trabzon Rum İmparatorluğu /Osmanlı Arması
mekan olmalıdır. Bilinmeyen bir dönemde, bu burç yarısına kadar yıkılmıştır. Kalenin kıyıya kadar indiği ve burada en azından bir iskelesi ile bu iskeleyi koruyan bir burcu olduğuna ihtimal verilmektedir. Ayrıca, burada hangi döneme ait olduğu anlaşılamayan bir de fenerin bulunduğu, tarihi süreç içinde yapılan gravürlerde görülmektedir.
Burası: Anadolu Kavağı sırtlarında, zamanında boğazı gözetlemek ve kontrol altında tutmak için inşa edilmiş. Bugün hala ayakta kalmış olan iki büyük kulesi ve yeşillikler içerisinde boğazı seyredip güzel fotoğraflar çekilebilecek bir mekan
İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’den girişinde, Anadolu yakasında bir tepenin zirvesinde bir kale görülür. Bu, halk arasında Yoros Kalesi veya daha yaygın olarak Ceneviz Kalesi olarak adlandırılan ve Boğaz'ın girişini kontrol etmek için yapılan eski bir tahkimattır. Şubat ayı içlerinde bir gazetede çıkan haberde, Anadolu Kavağı’na hakim olmuş bu kalenin bir kültür merkezine dönüştürüleceği bildiriliyordu. Bu tasarının ne gerçeklik derecesini bilmiyoruz. Ancak bunun iyi olup olamayacağını, yazımızın sonunda bir defa daha gözden geçireceğiz.
Yoros Kalesinin adını, Yunanca'da dağ, tepe anlamına gelen Oros'dan almış olabileceği düşünülür.Fakat en yaygın açıklamada, ilkçağda Karadeniz'e açılan gemilerin bu korkulu sularda selametle gidebilmeleri için onlara, tanrılardan “iyi rüzgarlar” tanrısı Zeus’un yardımcı olması gayesiyle burada yapılmış olan bir mabedden aldığı söylenir. Ayas, Uros terimlerinin halk dilinde Yoros'a dönüştüğü kabul edilegelmektedir.
Yoros
Bu kale, bu ilkçağ mabedinin yerinde veya daha yukarısında mıydı, bunu bilmiyoruz. Uzun yüzyıllar içinde, bu putperest mabedinin izleri de ortadan kaybolmuştur. Kale, sanıldığı gibi bir Ceneviz, yani Cenova yapısı değildir. Duvar tekniği ve değişik yerlerinde rastlanan bazı alametlerden anlaşıldığına göre, bir Bizans inşaatıdır. Asya'dan gelen ve Karadeniz üzerinden Akdeniz'e ve Batı Avrupa kıyılarına ulaşan ticaret yolunu, 13. yy.'dan 15.yy.'ın ortalarına kadar ellerinde tutmaya çalışan Cenovalıların birkaç yerde gemilerine sığınak olmak üzere koloniler kurdukları bilinir. Bunlardan bir tanesi Kırım'da, Kefe'de, bir diğeri Anadolu kıyısında Amasra'da, en büyük ve önemlisi ise İstanbul'un karşısında Haliç girişinde, Galata’da idi. Ancak Cenovalılar veya halk dilinde söylendiği gibi Cenevizler, ticaretten başka bir şey düşünmeyen ve yapıcı olmayan bir topluluktu. Bizans’ın en zayıfladığı son yıllarda çok kısa bir süre için bu kaleyi de ele geçirmiş olabilirler. Fakat aşağıda belirtileceği gibi, kalenin esas yapımı Bizans işidir.
Bizans’ın son döneminde, daha 13.yy.'da Osmanlı Türk akıncıları Anadolu yakasında Boğaz kıyılarına İstanbul Boğazı'nın Karadeniz'den girişinde, kadar inmeye başlamışlardı. Hatta bugünün şurada burada bazı ülkeler hesabına çarpışan "ücretli askerleri" gibi, Mareşal Boucicaut idaresindeki Fransız ve İspanyol kuvveti buralara kadar gelerek Bizans nam ve hesabına Türkler ile bu çevrede çarpışmışlardı. Yoros’un biraz daha kuzeydoğusunda olan Riva kalesinde kanlı bir çatışma ve burayı işgal etmiş olan Türk kuvveti katliama uğramıştır. Yoros kalesinin doğusundaki arazide de ''Şehitlik" denilen çok eski bir kabristan bulunuyordu.
Kalenin en yukarı kısmında, heybetli yarım yuvarlak iki burcun arasında, arkadaki araziye açılan bir kapısı vardır. Bu burçların dışarı bakan yüzlerinde işlenmiş salip ve bunun kolları arasında grek yazısı ile Hz. İsa'nın sıfatını ve adını belirten harfler görülür. Aynı girişin iç tarafında ise, yine mermer üzerine işlenmiş bir levha üzerinde takım grek harfleri vardır ki, bunlar ''despot Manuel'in unvan ve adını monogram halindeki harflerle belirtmektedir.
Buradaki “despot” kelimesi, hükümdar manasındadır. Bazı eski yazarlar bu kalede Cenova dönemine ait ve bu ticaret şehrinin ileri gelenlerinden Vicenzo Lercari isimli bir kişinin adını veren bir kitabe gördüklerini bildirirler. Belki Larcari tarafından yapılan bir tamire işaret edilen bu kitabe, 1847'de Hammaire de Hell tarafından araziye açılan kapı üzerinde görülmüş ise de, bugün bu kısım tamamen boşalmış haldedir. Kitabe sonraları görülemediği gibi, bugün de mevcut değildir. Batıda herhangi bir müzede olduğuna dair de bir bilgi yoktur. Bu, kalenin yapımının Cenovalılara ait olduğunu değil, ancak onlar tarafından Bizans'ın artık iyice çöktüğü 15.yy.'ın ilk yarısında bir süre için, bu İtalyan şehrinin bu kalede boğaz girişini kontrol eden bir karakol kurduğuna işaret sayılabilir.
Türk ilerleyişi sırasında kale fethedilmiş ve buraya bir Osmanlı kuvveti yerleşmiştir. Bilindiği kadarıyla, kalenin içinde yerleşen garnizon ve Türkler için evler yapıldığı gibi, bir de II. Bayezid zamanında cami ile hamam inşa edilmiştir. Bugün bunlardan hiçbir iz yoktur. Kalenin bir duvarının aşağıda boğaz kıyısına kadar indiği anlaşılıyor. En yukarı kısımda ise, bu bölümü ayıran 3 burçlu bir perde duvarı vardır. Kaleyi ilk defa uzman gözüyle inceleyen İngiliz Toy, pek yeterli olmayan ve bir çok yanlışlarla dolu bir tanıtma yazısı yazmıştır.
Ondan sonra Prof. A.Gabriel kaleyi tekrar incelemiş, fakat o da önemli yanlışlar yapmıştır. En göze batan hatası, kalenin en üst kısmındaki Üç kule ile, burayı bölen perde duvarının Türk inşaatı olduğunu sanmasıdır. Bu kulelerden ortadakinin üst kısmında çepeçevre dolanan iki satırlık bir Bizans kitabesi, bunun bir Türk değil, Bizans inşaatı olduğunu açıkça gösterdiği gibi, 14.yy.'ın Bizans inşaatında pek sık rastlanan yürek biçiminde bir nişin Varlığı da, bu kesimin de Bizans yapısı olduğunu belli eder.
Yoros Kalesi, Osmanlı devrinin içlerinde Boğazı koruyan daha modern tabyalarının yapılması ile askeri önemini kaybetmiş ve bir mesire yeri durumuna girmiştir. Son birkaç yüzyıl içinde, bilhassa çok sıcak yaz aylarında halkın Karadeniz'in serin havasından faydalandığı bir piknik yeri olarak tanınıyordu.
Bu tarihi kalenin bir kültür merkezi olması için öyle sanıyoruz ki, içine birtakım binalar yapılması gerekir. Bu da kalenin bilhassa karşı kıyıdan görünümüne çok zarar verecektir. Kulelerin içlerinin ise, böyle bir işlev için müsait olabileceğini sanmıyoruz. Diğer taraftan burada açık havada yaz aylarında bile oturmak ve uzun süre barınmak zordu. Böylece buranın bir kültür merkezine dönüştürülmesini olumlu karşılayamıyoruz. Yapılacak tek şey, kalenin Onarımını yaptırmak, harap yerlerini düzene koymak, içinde ancak dinlenmeye uygun, kapalı mekan olmaksızın tarihi bir çevre içinde, tarihi bir park haline getirmektir
Gotlar Sütunu
15 metre yüksekliğindeki anıtsal taş, üstündeki kartalla en az 1700 yıldır Sarayburnu'ndan İstanbul'a bakıyor
Lodosun huyudur; esti mi, iki yakadaki İstanbul'u birbirine yaklaştırır. Biraz daha esti mi Adalar'ı getirir kıyıya dayar. Aklına eserse, Uludağ'ı İstanbul'a doğru taşır. Lodosta İstanbul kendini bir başka güzel gösterir. Lodosun derdi denizledir; dalgaları azdırır. Vapurlar beşik gibi sallanır.
Geçen gün lodos; hafiften esiyordu. Vapurun başüstündeydim. Vapur, Haydarpaşa mendireğinin dışına çıktığında yalpaya yatmaya hazırlanır gibiydi. Adalar, yaklaşmış; Yalova kıyıları Çınarcık'a kadar ortaya çıkmıştı. Yanımdaki adam gazete okuyordu, ben de onun gazetesini. Adamın gazetesinde yer doldurmak için gereksiz bilgilerden derlenmiş bir haber vardı; bir yılda şu kadar gün telefonla konuşuyormuşuz, insan ömrünün şu kadar yılı uykuda geçiyormuş. Dalıp gittim; hesap yapmaya başladım. 30 küsur yıldır düzenli olarak Kadıköy'den vapurla karşıya geçerim. Yılda en az 300 günde gidiş-dönüş 600 kez vapura biniyorum demektir. Küsuratını atınca 30 yılda 18 bin vapur yolculuğu eder. Az buz değil, derken vapur Sarayburnu açıklarına geldi ve ben de lodosun yardımıyla Gotlar Sütunu ile burun buruna geldim.
Düşündüm ki Gotlar Sütunu'nun önünden en az 18 bin kez geçmişim!
Benden çok önceden beri orada öylece duran ve bana en az 18 bin kez el sallayan sütuna uzaktan da olsa dikkatlice baktım; hafızamda yıllar öncesinin tarih derslerinden kalan Gotlar, Vizigotlar ve Ostrogotlar sözcüklerinden başka bir kırıntı yoktu.
Yüksekliği 15 metre
Vapur, Sarayburnu'nu dönerken Gotlar Sütunu'ndan özür diledim.
Soluğu Gülhane Parkı'nda aldım.
Gotlar Sütunu, Topkapı Sarayı Müzesi'nin denize bakan yamacındaki Bağdat Köşkü'nün hemen altında ve Gülhane Parkı'nın içinde.
Yüksekliği 15 metreyi bulan taş sütunun çevresini düzenlemişler. Yuvarlak bir alan yapmışlar; oturmak için banklar koymuşlar. Ortalıkta çer çöp bırakmamışlar. Yamaca da bir çay bahçesi açmışlar. Çayı bardakla değil demlikle veriyorlar. Otur; Vaniköy'den Fenerbahçe burnuna kadar İstanbul'u seyret!
Sütunun kaidesinde silinmeye yüz tutmuş Latince bir yazıt var. Yazıtı okuyanlar, İsa'dan sonraki 3. ya da 4. yüzyılda Gotlar'a karşı kazanılan bir zaferin anısına bu sütunun dikildiğine karar vermişler.
Almanların büyük büyük babaları
Gotlar...
Germanya'nın ilkel halkı... Yani, Almanların büyük atası... İsa'dan önceki 1. yüzyılda İskandinavya'dan hatta İsveç'in Gotland'ından Avrupa'ya inmişler. Sonra Karadeniz kıyılarını, Balkanlar'ı gezmişler, Anadolu'ya gelmişler; Efes'i görmüşler... Tabii bütün bu ''gezi'' ler turistik amaçlı değil yağma için olmuş. Savaşçı Gotları, bir başka savaşçılar Hunlar ancak durdurabilmiş. Hunlar, Gotları durdurmakla kalmamış 375 yılında Vizigotlar ve Ostrogotlar diye ikiye de bölmüş. Vizigotlar, bilge Gotlar oluyor; Ostrogotlar parlak.
Gotlar Sütunu'nun dikildiği bu yer o sıra Bizans'ta tapınakların bulunduğu kutsal alan olmalı...
Kaidedeki Latince yazıt da Roma İmparatorluğu'nu gösteriyor.
Ancak hangi imparator, ne zaman gibi soruların yanıtı yazıtta bulunmuyor.
El yordamıyla, Roma İmparatoru II. Cladius' un 269 yılında Gotlara karşı kazandığı zaferin anısına bu sütunun dikilmiş olabileceği tahmin ediliyor. Fakat Cladius'un İstanbul'la uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmuyor. Bir başka tahmin Doğu Roma imparatorlarından 324-337 arasındaki -ki Bizans'ın kurucusu- I. Constantinus' a ve 379-395 arasındaki I. Theodosius' a uzanıyor. Ama yine de elle tutulan bir gerçek bulunamıyor.
Sütun, üç basamaklı bir kaidenin üzerine oturuyor. Kaidenin üzerinde içinde inceden mavi damarların bulunduğu yekpare bir mermer yükseliyor. En tepede ise korint üslubunda yontulmuş bir başlık duruyor. Başlığın Boğaz'a bakan tarafını küçük bir kartal yontusu süslüyor. Hepsi bu; kaide, gövde ve başlık... Hepsi yalın.
17 yüzyıldır ayakta duruyor
Kaidenin koca blok taşı çatlamış. Sütunun Topkapı Sarayı'na bakan yüzü de pul pul çatlak içinde... Doğanın taşı nasıl çatlattığını gösteriyor. Doğanın bir başka göstergesi ise yüksekliği 15 metreyi bulan bu sütunun nereden baksanız 17 yüzyıldır depremlerde devrilmeden durduğu ve dolayısıyla taşlar yerine doğru oturtulduğunda Marmara fayının esamesinin okunmadığı...
Örneğin Cerrahpaşa'da, 5. yüzyıldan günümüze kaidesi kalan Arkadios Sütunu, 1715 yılında devrilme tehlikesi başgösterince yeni bir depreme gerek kalmadan yıktırılmış...
Gotlar Sütunu'na ilişkin bir başka varsayım da tepesinde bir zamanlar bir imparator heykeli olduğu...
Çıkıp iyice bakmak gerek!
Belki de bu sütunu tarihçilerin varsaymadığı imparatorlardan 474-491 arasında hüküm süren Zenon diktirmiştir... Öykü biraz karışık ama gerçek:
Attila'dan sonra
Hun İmparatoru Attila , tarih sahnesinden çekilmiş. Attila'nın kurmaylarından birinin oğlu olan Odoaker , savaşçı kabilelerden Heruller adına krallığını ilan etmiş..
Atilla'nın kâtipliğini yapan Romalı Orestus da İtalya'ya dönüp Julius Nepos 'u devirmiş ve yerine kendi oğlu Romulus' u Agustulus adıyla imparator yapmış. Bunun üzerine Odoaker, kalkıp Roma'ya yürümüş ve Orestus'tan İtalya topraklarının bir kısmını istemiş. Odoaker toprak alamayınca Orestus'u boğazlayarak öldürmüş. Odoaker istese Batı Roma'nın başına geçecek ama o tutmuş imparatorluk alametlerini Doğu Roma İmparatoru Zenon'a, İstanbul'a göndermiş.
Batı Roma İmparatorluğu'nun 476 yılında yıkılış tarihi böyle...
Peki, bu öykünün Gotlarla ne ilgisi var?
Zenon, bir yandan Odoaker'i ödüllendirmiş.. bir yandan da İstanbul'da rehin tuttuğu Ostrogotların kralı Theodirik' i Odoaker'i öldürmesi için Roma'ya göndermiş.
Tam bir Bizans entrikası.
Ne var ki Zenon'un ömrü, Theodirik'in Odoaker'i öldürdüğünü görmeye yetmemiş.
Ostrogotların Kralı Theodirik, 493'te Odoaker'i öldürmüş ve böylece İtalya, Ostrogotların taşeronluğunda İstanbul'un egemenliğine girmiş.
Sarayburnu'ndaki Gotlar Sütunu'nun silik yazıtını okuyanlar Gotlara karşı kazanılmış bir zaferden söz ediyor...
Zenon'un öyküsü ise Gotlarla birlikte kazanılmış bir zaferi anlatıyor.
İstanbul'da öykü çok...
Her taşın altından bir öykü çıkıyor.
Yeter ki taşların farkına varabilelim...
İyi ki İstanbul'un lodosu var
Gülhane Parkı………………………
İstanbul ilinin Eminönü ilçesinde yer alan tarihi bir parktır. Alay Köşkü, Topkapı Sarayı ve Sarayburnu arasında yer alır.
Gülhane Parkı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı'nın dış bahçesiydi ve içinde bir koru ve gül bahçelerini barındırırdı. İstanbul şehremini operatör Cemil Paşa (Topuzlu) zamanında düzenlenerek 1912 yılında park haline getirildi ve halka açıldı.
Toplam alanı 163 dönüm kadardır. Parkın girişinde sağ tarafta İstanbul şehremini ve belediye başkanlarının büstleri vardır. Ayrıca, Sarayburnu kısmında Atatürk'ün Cumhuriyetten sonra dikilen ilk heykeli (3 Ekim 1926) bulunur. Heykel, Avusturalyalı mimar Kripel tarafından yapılmıştır. Parkın ortasından iki yanı ağaçlı yol geçer. Bu yolun sağında ve solunda dinlenme yerleri, çocuk bahçesi bulunmaktadır. Boğaza doğru kıvrılarak inen yokuşun sağında ise Romalılardan kalma Gotlar Sütunu vardır.
Parkın Sarayburnu kısmı eskiden Sirkeci demiryolu hattı üstünden bir köprüyle ana parka bağlıydı. Bu kısım sonradan sahilyolu (1958) ile parktan ayrıldı. Atatürk, halka latin harflerini halka ilk defa bu parkta 1 Eylül 1928 tarihinde gösterdi. Atatürk'ün naaşı Ankara'ya gönderilirken, İstanbul'daki son tören Gülhane Parkı'nın Sarayburnu bölümünde 19 Kasım 1938 tarihinde yapıldı.
Tabut, top arabasından 12 general tarafından alınarak Yavuz zırhlısına götürülmek üzere rıhtımdaki bir dubaya yanaşan Zafer destroyerine konuldu.
Yıllardır çok kötü ve harap bir şekilde bulunan park 2003 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, eski görkemli günlerini aratmayacak bir duruma getirildi.