SON DAKİKA
reklam
reklam

Şimdi ayvayı yedik

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 20 Mart 2022, Pazar - 23:22   Okunma Sayısı:

Türk dünyasının genişliği ve Türkçe’nin yaygınlığına bir örnek olması bakımından bu yazıyı alıntı olarak sizlere sunuyorum. 1 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’dendir.

 

    Argo bir cümlenin yer aldığı levhanın hikâyesi oldukça ilginçtir. Muhtemelen Necmeddin Okyay’a ait ebruyla süslenen levhayı ilginç kılan ise “celi sülüs” yazı çeşidiyle yazılmış olan ibaredir...
    İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya’ya göç edip Berlin’de bir halı ve kilim mağazası açmıştır.
Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan, işleri oğlu Aram Peştemalcıyan’a bırakmıştır, ama savaşla birlikte zorlu günler de başlamıştır.

    Her geçen gün bir önceki günü aratmaktadır. Savaş bütün hızıyla sürerken 1943 yılının sonuna doğru savaşın gidişatı belli olmuş, Almanya’nın daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştır.

 

Almanya’nın işgali

    Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte’ye, Nisan başında ise Viyana’ya girerek Berlin’e doğru ilerlemeye başlarlar ve 25 Nisan’da Berlin’i kuşatırlar. Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağında kalan Hitler, savaşın kaybedildiğini anlar ve 30 Nisan’da intihar eder.

    Ruslar artık Berlin’dedirler. Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındadır. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir iştir. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asıl mesele hayatta kalmak ve canını kurtarmaktır.

    Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlar. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktır. Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de bu emre uymak zorunda kalır. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekler.

 

Mağazaya gelen askerler

    Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra girer. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yönelir.

    Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaşır ve elini uzatır. Aram Peştemalcıyan gayri ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakalar. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çeker ve Peştemalcıyan’ın şakağına dayar. Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına dönüp ağzından,

 

    ---Şimdi b.ku yedik, cümlesi dökülür. Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sorar:

    ---Ne dedung? Ne dedung? Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kalır.

    ---Simdi b.ku yedik.

 

    O anda sanki bir mucize olur. Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarılır. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşamaya başlar. Asker Kırgız ağzıyla,

 

    ---Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam, (Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim) der. Peştemalcıyan bir yandan askeri anlamaya çalışırken bir yandan da sevinçten çılgına döner.

    Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askeridir. Karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yaşamışlardır. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes alır. Askerler özür dilerler, çaylar içilir, konuşmalar uzar. Bu iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü olarak bekçilik yaparlar.

 

Sovyet ordusunun yapısı

    Sovyet ordusunda farklı milletlerden askerler vardır. Bu iki Kırgız asker de Sovyet ordusu ile Berlin'e kadar gelmişlerdir. 1945’te Sovyetlerin Nazi Almanya’sına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken üç Sovyet askerinden biri Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov’dur.

    Savaş bitmiş, sıkıntılı günler geride kalmıştır. Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin’deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanışır ve gazeteciyi evlerine davet ederler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlatırlar. Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylerler.

 

Gazetecinin yardımı

    Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyler. Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve mücellit Emin Barın’ın Çemberlitaş’taki atölyesine gider. Emin Barın kendisinden yazılması istenen cümleyi duyunca şaşırır. İlk defa böyle ilginç bir taleple karşılaşmıştır.

    Hemen "Yazarım" diyemez, düşünmek için zaman ister. Bu arada kendisi de Almanya’da cilt eğitimi aldığı sırada yaşadığı savaş günlerini hatırlar ve işi kabul eder. Bir hafta sonra yeniden gelen gazeteciye ibareyi yazabileceğini söyler. Fotoğrafta görülen “celi sülüs” levhayı hazırlar. Levhanın etrafı "Hatip ebrusu" ile süslendikten sonra Almanya’ya gönderilir.

    Levhanın hikâyesi işte böyledir. Hayat kurtaran argo bir cümle ve bu argo cümlenin hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsüdür bu... Emin Barın, dostlarına daha sonraları "Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım" demiştir.

    Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin’e götürülmüş ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ye de "Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı" başlığıyla haber olmuştur.

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam