Suya düşer ıslanmaz, yere düşer paslanmaz (Civa)
Ocağa soktum kusar, geriye çektim küser (Cezve)
İri gözler, ufak gözler; beni gizler, yâri gözler (Cumba)
Lodos pazara karışır, Tophane ile Kızkulesi dövüşür
Sepetçilerde kavda eder, işçilerde barışır. (Çamaşır)
Bir karı ilen bir koca, hır hır eder gece
Karı der ki, “A koca, İstanbul bucak bucak
İçi dolu boncucak” (Çarşı)
Sırtında gezer haşası, onun olmaz paşası (Elekçi)
Tatarlar Tatarlar, beş Tatar biraraya gelmiş dam yaparlar; yongasını ne içine ne dışına atarlar
(Çorap şişi)
Saksağan çakıldar, çakı benim elimde; bin ağaç oynar, kökü benim elimde (Çulha tezgâhı)
Oğlunun adı Nail, dayak yemeye mail; entarisi deridir, kulakları geridir. (Davul)
Çomağın ucunda bir yemiş, onu yiyen hep yemiş… O zaman da ramazanmış, yine yemiş ama orucu bozulmamış (Dayak)
Cezayir’den geldi bir gemi, sürelim devranı demi; Kuşlar içinde bir kuş var, kursağından yer yemi (Un değirmeni)
Dağı var yaylası yok, ovası var otu yok, tepesi var ormanı yok (Deniz)
Titreyerek yaklaşır, ölümle kucaklaşır; işte gizli bir kuvvet, insanlarla cenkleşir (Deprem)
Uzundur sırık gibi, ekşidir koruk gibi; her eve girer çıkar, yolunmuş tavuk gibi (Dilenci)
Sürdükçe akar gözünün yaşı, altında vardır ince kumaşı, gidip geldikçe bitirir işi (Divit, kalem)
Karşıdan baktım pek çok, yanına vardım hiç yok (Duman)
Ol nedir ki, rengi onun karedir, cismi baştanbaşa paredir; Tanrı ayağından asmıştır onu, el vurursan üstüne damlar kanı (Karadut)
Şırıl şırıl sudan geçtim, ışıltısını duymadım; yeşil çimen üstünde kumaş biçtim, kırpıntısını bulmadım. (Rüya)
Kaş ile gözden yakın, söylenen sözden yakın (Ölüm)
Katık oldum aşına, öp koy beni başına; beni nasıl öğütür sor değirmen taşına ((Ekmek)
Parmağı var canı yok, damarı var kanı yok (Eldiven)
Sabah oldu kalktım, hemen boynuma taktım (Entari)