Sahip olanlar / Seyretmeye mahkûm olanlar
Tuzla’da kahvaltı yapıyoruz. Yanımızda denizciler var. Denizde yelken yarışı yapılıyor. Önümüzden geçen tekne Amerikan bayraklı. Yanımızda oturan denizci anlatıyor. Bunlar Türk, ama tekne Amerikan bayraklı. Nedeni vergiler yüksek daha düşük vergili ülkelerin bayraklarını tercih ediyorlar. Ayrıca bu vergi de o ülkeye gidiyormuş. Kabotaj hakları demek ki böyle de delinebiliyormuş…
Allah dünyada iki kavim yaratmış. Birisi sahip olanlar diğeri de varlıklıları seyretmeye mahkûm olanlar. Yani servet sahipleri ile yoksullar… Bir de sonradan türetilmiş şekliyle sahip olup seyredenler… Örneğin; Arabistan Yarımadası’nda oturacaksın, servetler elinin altında, ama Afrika’nın doğu sahilerini seyredeceksin. (Yoksullar ülkesi Somali’yi)… Servet sahibi bir varlıklı yoksulla bir olacak, din ve iman ayırt etmeksizin Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın, Tunus’un dövülmesine çanak tutacak...
Tempo tutanlar
Vaktiyle bu memlekette el birliğiyle TSK aleyhine tempo tutanlar, gözbebeğimiz ordumuzun general ve subaylarına tv ekranlarından işaret parmağını savurarak ciyak ciyak bağıranlar, “İyi ki, bu komutanlarla savaşa girmemişiz” diyenler, “TSK kâğıttan kaplanmış” diyenler! Yok, ikinci dalga yok üçüncü dalga tutuklamaları bıyık altından gülüşlerle destekleyenler! Şimdi yaptıklarınızla övünebiliyor musunuz?
Gaflet içinde ve kimin haklı kimin haksız olduğunu bilmeden peşin hükümlerle söylediğiniz sözlerle güvendiğimiz en büyük kuruluşu, TSK’yı yaraladığınızı, teröristin başını sıvazladığınızı anlayabildiniz mi?
Dün bu kötülükleri yapanlar değil miydi, “adalet önünde hesap verin” diyenler...
Siz de kendinizi vicdan terazisine koydunuz mu? Hayatını kaybedenlerin, intihar edenlerin ve hastalık sahibi olanların neler çektiğini, nasıl bir ruh hali içinde olduklarını düşündünüz mü? Oysa son nefesi vermek pek öyle kolay değil.
Koskoca Kanuni’nin son nefesinde bir solukluk ömür istediği nokta, hepimizin gönlünden geçen bir dilektir. Bu an muhasebe anı değildir. Hepimiz yaptıklarımızla ve yapmadıklarımızla öbür tarafa gideceğiz ve karşılığını göreceğiz. Bunun da hesabını yaptınız mı?
Osmanlı döneminde hayvanlar
Mahallenin köpeklerini sevindirmek isteyen zenginler bunları çok ucuza satın alıp köpeklere verirler. Dişi köpeklerin ve yavrularının barınmaları için evlerinin kapısında küçük kulübeler yaptıranlar, içini samanla döşeyenler, her gün ekmek ve et verenler de yok değildir.
O kadar ki, bazılarının öldüklerinde belirli sayıda köpeğin beslenmesi için para vasiyet ettikleri de olur. (François-Rene de Chateaubriand, 1806)
Türkler, canlı cansız bütün yaratıklarla barış içinde yaşıyorlar. İster ağaçlar, ister kuşlar ya da köpekler olsun, Tanrı’nın yarattığı her şeye saygı gösteriyorlar. Hayırseverlikleri bizde terk edilen ya da zulüm gören bu zavallı türleri de kucaklıyor. Bütün sokaklarda yer yer mahallenin köpekleri için su dolu kaplar var. (Alhonso de Lamartin, 1833) ve (Julia Pardoe, 1836)
Şehrin bütün sokaklarını dolduran evsiz köpeklerin yatması için sokaklar boyunca belli aralıklarla yapılmış küçük hasır kulübeleri anmadan geçemeyeceğim. Köpekler bunların içinde birbirine iyice sokulmuş yatıyorlardı. Mahalle sakinleri, kibar dilencilerin benimsenmiş ifadesiyle “geçim için tamamen hayırseverlere muhtaç” bu sahipsiz ve başıboş hayvanlara sığınak sağladıkları gibi her gün yiyecek de veriyorlar.
Çerçöple beslenen bu hayvanların basit içgüdü sınırlarını aşan bir tür iç ekonomi uyguluyor olmaları da ilginç bir olgu… Hepsinin belli bölgeleri veya uğrak yerleri var. Komşularının hakkına dadanan hayvanın vay haline! (Helmut von Moltke, 1837)
Atalarımızın bile bu kadar hassasiyet gösterdiği hayvanlara karşı biz nasıl davranıyoruz. Eski Türk devletlerinde kadının tartışılmaz yeri vardı. Bugün ne haldedir? Biraz kendimizi sorgulayalım mı?