Sevgili Okurlarımız,
Kıbrıs Barış Harekâtı’nda görev almış olan e. yarbay Atillâ Çilingir, zaman zaman anılarını gazetemizde de yazarak bizlerle paylaşır. Anneler Günü nedeniyle Kıbrıs’ta yaşadığı bir olayı bizimle paylaşmak istedi. Yayın kuralları nedeniyle yazının bütününü veremiyoruz ama alıntılarla sizlere aktarabiliyoruz.
Yazının bütününü okumak isterseniz “Önce Vatan gazetesi” ve aşağıdaki linke girebilirsiniz. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından yapılan ilk “Anneler Günü”dür. Boğaz Şehitliği’nden Dikomo’lara doğru sessiz çığlıklar yankılanır… Şehit olan çocuklarını vatan topraklarına emanet eden annelerin destanları karışır gecenin karanlığına…
Sayın Çilingir anlatıyor
“… Bir Kıbrıs gazisi olarak, “Anneler Günü”nün kutlandığı bu çok özel, çok da güzel günde bu anımı tüm evlatlar öğrensin istedim: İkinci kez görev yaptığım, canımdan çok sevdiğim vatanım KKTC’de Lefkoşa’dan Girne’ye gidiş ve dönüşlerimde mutlaka ‘Boğaz Şehitliğine’ uğrardım… Bu vatan toprakları için hayatlarını seve, seve feda eden aziz şehitlerimizin ruhları için dualar okur, saatlerce onlarla dertleşirdim.
İşte öylesi bir günde yıllar öncesinin hüznüyle, anılarla dopdolu; şahadet mertebesine ulaşan kahramanları ziyaret etmek, onlara yalnız olmadıklarını, göndere çektikleri ‘Ay Yıldızlı Bayraklarımızın’ büyük bir gururla, onurla dalgalandığını dualarımla tekrarlamak için uğramıştım Boğaz Şehitliğine…
Güneş yeni batmıştı! Akşamın o hüzünlü karanlığı henüz şehitliğimizi kucaklamış değildi. Her bir mezar sanki yaşanmış bir efsaneyi anlatır gibi pırıl, pırıl ışıldıyordu… Gün batımı ile birlikte bir an doğanın tüm sesleri de ara vermişti, o hüzün dolu konserine! Şehitlikte inanılmaz bir sessizlik vardı. Yalnızca kuzeyden, Beşparmak Dağlarından ılık, ılık esen rüzgârın o kadife dokunuşuydu yüzüme vuran…
Bir de inceden, inceye söylenen; duyan herkesin kalbini paramparça edebilecek bir ağıtın sesi duyulmaya başlamıştı aniden! Şehitliğin sessizliğini, kimsesizliğini bozan bu sesi duyar duymaz kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Süratle etrafı kolaçan ettim. Şehitliğin en üst sırasında, en köşesinde bir karartı çarptı gözüme…
Ses oradan geliyordu! Büyük bir merakla, kalbim yerinden fırlayacak kadar büyük bir heyecanla sesin geldiği yere doğru yürüdüm. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Tüylerim diken, diken olmuş; ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Karşımda duran, o bembeyaz saçlarını örttüğü al yazması ile bütünleşmiş, gözlerini diktiği ‘Şehidinin’ mezarına bakarak ağlayan bir anne vardı karşımda…
O da beni fark etmişti. Yavaşça yanına çöktüm. Kararan hava, şehitliğin o uhrevi aydınlığına karışmış, insanın iliklerine kadar işleyen bir acılar yumağı yaratmıştı, gözlerimi yaşartan… Böylesi bir olay ilk kez başıma geliyordu. Ve o nur yüzlü ana, acılı bir ses tonu ile başladı konuşmaya:
Şehidim, benim tek yaşam kaynağımdı. Babasını kaybettikten sonra ana oğul bir başımıza kaldık. Yılmadım, yetiştirdim, okuttum aslanımı… Hayırlı bir evlattı Mehmet’im. Ama 1974 yılının 20 Temmuzu onu benden aldı! Ne de yakışmıştı o komando elbiseleri… 11 yıldır onun hasreti ile yaşadım! Bizler fakir insanlarız. Yemedim içmedim onu son bir kez de olsa, bu kara toprağında görebilmek için ‘ŞEHİDİMİN MAAŞINI BİRİKTİRDİM VE GELDİM’‘
İşte aslanımın Mehmet’imin yanındayım. 3 gecedir birlikteyiz’’, ‘’O üşümesin diye hep dua ederdim Anavatanından! Ama şimdi sarıp sarmalarım kollarımla... Onu örterim kendi bedenimle, hasretimi dindirmek için öperim o şerefli alnından. O benim aslanım, o benim oğlum, o benim ŞEHİDİM…’’ Bu acılı annenin bir solukta anlattıklarının şokunu yaşarken, Şehitlikte geçen o dakikaların gerçek olup olmadığını anlamak adına, o gururlu Şehit Anasının ellerinden öptüm…
Evet, yaşadığım bu olay gerçekti... Gecenin zifiri karanlığında şehitliği terk ederken, her biri hâlâ bir güneş gibi parlamaya devam eden Aziz Şehitlerimize onurlu, acılı bir ana yüreği refakat ediyordu; inceden inceye söylediği o ağıtın dizeleriyle…
… 1985 yılının o mayıs ayında bu acı, hüzün dolu tablo tam 4 gece daha aynen tekrarlandı. Merakımı yenemeyip gittiğim ertesi gün, daha sonraki gün, sonraki günler; o yüreği yanık anayı, dört gün boyunca hep aynı şeyleri yaşarken izledim… O kahraman şehidin anası, benim de anam olmuş; bu günler boyunca hayatını, oğlunu anlatmıştı bana… 1985 Mayıs ayının ikinci pazarına rastlayan o anneler günü ve sonrasındaki dört gün boyunca; 24 saatini evladının mezarı başında geçirdiğini tahmin ettiğim o nur yüzlü anneyi ‘Boğaz Şehitliğinde’ bir daha göremedim…
Onu yine görebilmek umuduyla şehidinin mezarının başına gittiğim o son gece, mezarının üzerine örtülmüş bir yün yorgan, mezara serpilmiş dağ çiçekleriyle, kesilmiş bir tutam beyaz saç buldum… Çok şaşırmıştım. Saçlar bir kâğıda sarılmıştı. Kâğıdın içerisinde sert bir şey daha vardı. El fenerim ile aydınlattığım bu şeyin ne olduğuna baktım; bir çocuk emziği idi.
O mübarek annenin sarıp sarmaladığı o kâğıdın içerisine koyduğu; zar, zor yazıldığı belli olan bir de pusula buldum. Yazılanları bir solukta okudum: ‘Bak oğul, bilirim ki sen buraya yine geleceksin; bu emanetlerim sana teslimdir. Bu beyazlamış saçlar oğlumun yavuklusu gelinim Dilber kıza, bu emzik ise o şehit olduktan sonra dünyaya gelen, yüzünü hiç göremediği oğluna, torunum Mehmet’e aittir. Bu emanetleri Şehidime ulaştırasın diye bıraktım’
Gerek anavatanda gerekse yavru vatanda nice analar vardır ki, göz yaşlarını içlerine akıtırlar. Ey Ana! Ben de ellerinden öpüyorum. Sana sağlıklı uzun ömürler diliyorum. Milletimiz şehidinin sarsılmaz koruyucusudur. Tanrı’dan rahmetler dilerim.