SON DAKİKA
reklam
reklam

Bizim zamanımızda Ramazan

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 23 Mayıs 2022, Pazartesi - 22:39   Okunma Sayısı:

Bu “bizim zamanımızda” diye başlayan anlatımlar, genellikle yaşlılara veya eski kuşak mensuplarına aittir. Bu insanlar, içinde yaşadıkları zamanı tenkit etmek, kendi çocukluk ve gençlik yıllarının daha iyi geçtiğini belirtmek ve geleneklerin giderek kötüleştiğini dile getirmek isterler.

Ben sadece her dönemin kendine has zenginlik ve güzelliklere sahip olduğunu belirtmek isterim. Belki bugün bir Karagöz-Hacivat oyunu yok, ama acaba bugünkü gelişmeler 100 yıl önce başlasaydı o oyunlar olur muydu?

Dün topaç çeviren, körebe oynayan kuşaklar, bugün bilgisayar ortamında yeterli seviyede yer işgal edebiliyor mu, cep telefonlarının bütün özelliklerine vakıf olabiliyor mu?.

Aslında Türkiye, II. Dünya Savaşı’na girmemişti, ama Hitler ordularının nefesini ensesinde hissetmişti. Savaş 1945’te bitmiş, Türkiye’nin sanayisi 1970’lere kadar kendi iktisadi durumunu ihya edecek seviyeye gelememiştir. Ailelerimiz bu yokluk içinde bizleri tasarruf tedbirleri ve bilinciyle yetiştirmişlerdi.

Boşa akan musluğu, gereksiz yanan gaz lambasını kapatmak, ayakkabıya pençe pantolona yama attırmak, saman yapraklı matematik defterinin sayfalarını yılsonunda tek tek silerek gelecek yıl kullanıma hazırlamak tasarrufun nerelere kadar uzandığını göstermesi bakımından önemlidir.

 

Ramazan ayında yapılanlar

Ramazan ayına girmeden önce bu ayın müjdeleyicisi olan camilere mahyalar asılır, ışıklandırma yapılırdı.

Sığınacak bir liman bulmuşken (!), ben de çocukluk yıllarımın özelliklerinden bahsetmek isterim:

 Bayram günleri İstanbul sofralarında nefaset vardır, güzel koku vardır. Zevkle hazırlanmış bir masa haz verir insana. Yoksulla, düşkünle, komşuyla ve akrabayla bu güzellikleri paylaşmak esastır. Batı kültürü etkisinin sezildiği yüzyıldan itibaren masada kandil, çiçek ve daha sonra müzik yerini almıştır bu sofralarda.

  

 

Bayram sabahı

Sonu bir bayramla noktalanan ramazan ayına aileler erzak bütünleyerek, büyük ölçüde temizlik yaparak ve çocuklarına yeni giysiler temin ederek hazırlanırlardı. Çocukların çoğu bu elbiseleri yataklarının yanlarına koyar, gece bu şekilde uyurlardı.

Ben, bayram sabahları alacağım bahşiş miktarını hesaplayarak giyinir hazırlanırdım. Kardeşimle birlikte camiden dönen babamızın, kahvaltı hazırlayan annemizin ellerini öper, bayram harçlıklarımızı alırdık. Babam, hem çocuklar için hem de davulcu, temizlik işçisi, kapımızı çalacak yoksul kişi veya kişiler için bozuk para yaptırırdı.    

Kardeşimle birlikte sabırsızca beklediğimiz an, komşuların ve akrabaların elini öpmeye gideceğimiz an olurdu. Çaldığımız kapılar güler yüzle açanlara “Bayramınızı kutlamaya geldik” der ve ikram edilenleri alırdık. Bu bazen şeker, bazen çikolata olurdu. Bazı komşular mendil, bazıları çorap, bazıları da bahşiş verirlerdi.

 

 

Ramazanın olmazsa olmaz o enfes tadı Güllaç

Misafirlere hediye Diş kirası

Teravih namazı sonrası oyunlar

Çocukların orucu satın alma ve oruca direk vurma

Kokusuyla iştah açan pişi

Osmanlı da Hırka-ı Saadet merasimi

Karagöz-Hacivat oyunları

Ateş yutan adam

İp oyunları

Kâğıt şeker

Bozacılar, sahlep

Lokma tatlısı

Kahve ikramı

Mısır patlatma, kestane kaynatma

 

Pamuk şekerciler, kâğıt helvacılar, macuncular, Hacivat-Karagöz, hokkabazlar,  cambazlar, orta oyuncular ve aklınıza gelebilecek çeşitli eğlence türleri.

Teravih namazı

Babamla Üsküdar’a camiye giderdik, Bazen Sultanahmet camisine… Ramazan ayında İstanbul’un çocukları büyük midye kabuklarının içine zeytinyağı koyar ve pamuktan yaptıkları fitilleri yakarak midyeleri küçük bir kandil haline getirilerdi. Buna ise ‘yer mahyaları’ denirdi. Cami avlularına gemi, çiçek ve top gibi şekillerde mahyaları kuran çocuklar, namazdan çıkanlardan ‘yağ parası’ veya ‘mahya bahşişi’ toplarlardı (Emeksiz, 2009: 260).

 

Şehrin kimi meydanlarına ve cami avlularına kurulan bayram yerlerinde salıncaklar, atlıkarıncalar, tuluat kumpanyaları ve canbazlar gibi eğlence unsurlarından başka, baloncular, düdükçüler, oyuncakçılar ve her türlü yiyecek-içecek satanlar da yer alırdı. Başkentin çocukları elbiselerini giyinirler, salıncaklardan inip atlara ve eşeklere koşarlar, bunlardan bıkınca da tuluat kampanyalarının ve canbazların çadırlarını doldururlardı.

 

Yumuşasın diye

Adamın biri Ramazan günü erik yiyormuş. Bunu gören adam:

-Yahu, Müslüman olan böyle oruç yer mi? demiş.

Adam:

-Hayır oruçluyum, cevabını verince adam, avurdunun şişliğini işaret ederek:

-Ağzındaki nedir? diye sormuş.

Adam:

-Eriktir, iftara kadar yumuşasın diye ağzımda tutuyorum! demiş.

 

Bir eşek bir öküz

İki softa, ramazanda bedava yiyip içeriz diye bir Bektaşi köyüne misafir olurlar. Hoşbeşten sonra, içlerinden biri tuvalete gider. Bektaşi, bu softaları kontrol etmek için odada kalana sorar:

- Senin arkadaşın nasıl bir adam? Bilgisi var mı, yok mu?"

O da kendini üstün göstermek için

-Bırak şunu, eşeğin tekidir", cevabını verir.

Biraz sonra öteki softaya da aynı soruyu sorar:

– Senin arkadaşın nasıl bir adam? Bilgisi var mı, yok mu?

Bu softa da öteki gibi

"Bırak şunu, öküzden farkı yoktur", cevabını verir.

Akşam olunca iftar sofrası kurulur. Fakat tepsinin üzerinde arpa ile samandan başka bir şey göremeyen softalar hayretle sorarlar:

– Bunlar ne erenler?

Bektaşi gülerek cevap verir:

– Biriniz eşek, ötekiniz öküz. Sizin için bunlardan daha iyi azık olur mu?"

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam