SON DAKİKA
reklam
reklam

Yer sofrası, kahve ve fincanlar

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 28 Ağustos 2022, Pazar - 13:54   Okunma Sayısı:

Yedi yıl kadar önce Kastamonu’yu gezmiştik. Kemerli ensiz ve kısa sayılabilecek köprüleri, cici bici konakları hemen dikkatimizi çekmişti. Konaklar zengin ailelere mahsus ikâmetgâhlardı. İçlerinde aşçı, hizmetçi ve bahçıvan gibi yardımcı hizmetleri yürüten personeli de barındıran bu konakların oda sayıları fazlaydı.

 

Yer sofrası

Osmanlılar masa yerine yere bir yaygı sererler, ahşaptan yapılma deriyle kaplanmış sofra üzerine tepsi koyarak üzerine dizdikleri yemekleri yerlerdi. Bugün kentlerde oturanlar, uzun süredir yer sofrasında yemeseler de sofra sözcüğünü hâlâ yemek anlamında kullanırlar.

Eskiden kullanılan kap kacak, maşrapa ve sürahiler bakırdan olup zehirlenmeyi önlemek için bakır kapların içi mahalleden mahalleye, köyden köye dolaşan kalaycılar vasıtasıyla periyodik olarak kalaylanırdı. Bir zenginlik ölçüsü olarak kabul edilen bakır tencereler epeyce para ederdi. Hali vakti yerinde olan bir ailenin birçok tencere ve sahanı olurdu.

Bazıları bunlardan çok gösterişli birkaç tanesini altın kaplatır ya da üstüne adlarını kazıtırlardı. Yemek çoğu zaman ortadaki kaptan yenir ve çatal, bıçak, kaşık kullanılmazdı.

 

Tarihte kazanlar

Büyük yemek kazanlarının simgesel bir anlamı vardı. Yeniçeriler ayaklandıklarında padişah tarafından verilen yemeği almazlar, yemek kazanını devirirlerdi. Bu nedenle Yeniçerilerin ayaklanmasına “kazan kaldırma” denirdi.

Bugün Hacıbektaş ilçesindeki Hacı Bektaş Veli dergâhında bulunan kazan üstündeki yazıya göre Yeniçeriler tarafından armağan edilmiş ve şölenlerde kullanılmıştı.

 

Kahve ve fincanlar

Çekirdek halde ithal edilen kahve el değirmeninde öğütülür ve toz haline getirilirdi. Kahvenin mangalda yapılması, kabarması ve zarfların içindeki fincanlara konulması adeta alımlı bir gösteriyle yapılırdı.

Pişirilen kahve, madeni zarflarla takdim edilen fincanlardan içilirdi. Sıradan kahve fincanları Kütahya çinisinden, zenginlerin kullandığı fincanlar Çin porseleninden olurdu. 17’nci yüzyıl boyunca Çin’den o kadar çok porselen ithal edilmişti ki, bugün hâlâ müzelerde gözlerimizi kamaştıran zarif İznik çinileri bu rekabete dayanamamış ve piyasadan çekilmişlerdi.

Kolay kırılan bu kahve takımlarının daha ziyade kahvehanelerde kullanıldığı ve eve almanın adet olmadığı anlaşılıyor. Halkın da kahveye düşkünlüğü söz konusu olmakla birlikte başka nedenlerin etkisiyle kahvehane olgusuna karşı olabildiği de görülebiliyor.

Kastamonu müftüsüne ve Kengiri (Çankırı) kadısına gönderilen bir hükümde:

 

“Kengiri’de İshak Paşa tarafından binanın ve vakfedilen harabe hamamın yıkılarak yerine han yapıldığı ve ayrıca kahve yapılmasına halkın itiraz ettiği ve tahkik edilmesi” istenmiştir.

Şehir merkezlerinde tezgâhlarını kuramayan bazı kaçakçılar, İstanbul’a giden yollar üzerinde kahve satmaya başlayınca Haslar Mollasına, Çorlu Kadısına, Silivri, Çekmeceler ve Çorlu Kethüdalarına ve yeniçeri serdarlarına bir hüküm gönderilmiştir:

 

“… Yol üzerinde şarap, arak ve kahve satılmasının engellenmesi, iskele ve kıyılara şarap gemileri ve kayıkları yanaştırılmaması…” Bursa kadısına gönderilen bir hükümde ise;

 

“Zımmîlerin Müslümanlara şarap satması yasaklanmıştır. Sade-ru oğlanların perişanı tülbendler sarınup mütenevvi (çeşit çeşit) libaslar (elbiseler) giyinip levendlerle gezmesinin ve fâsıklar mecmaı olan kahvehanesinin kapatılması, kahve içinde berş, macun, beng ve afyon alınmak ve ekseriya kahve bahanesiyle şarap ve rakı içilmesi ve nerd, satranç ve kumar oynanması yasaklanmıştır” denilmektedir. 

18’inci yüzyılda Bursalı bir berberin saç keserken müşterilerine kahve ikram ettiği bilinmektedir.

 

Gündelik kullanım araçları

Gündelik kullanılan toprak çömleklerden ve seramik kaplardan günümüze kadar pek az sayıda materyal gelebilmiştir. Yine müzelerde görülebilen leğen, ibrik, kâse ve diğer eşyaların bazılarının üzerinde az da olsa tarih ve ustanın adı yazılmıştır. Örneğin; Kütahyalı Ermeni ustası Abraham’ın 1510 yılında yaptığı ibriği örnek olarak verebiliriz.

Isınmak için odalardaki ocaklardan başka odun kömürü yakılan ve daha az duman çıkaran mangallar da vardı. Mangalın üstüne bir örtü örtülür, ayaklar bunun altına sokularak ısıtılırdı. Bu örtü mangalın devrilmesine yol açabildiği gibi yangın çıkmasına da sebep olabilirdi. Ahşap evlerin bol olduğu İstanbul ve Bursa gibi kentleri zaman zaman harabeye çeviren büyük yangınların birçoğu böyle çıkmış olmalıdır.

Kaynaklar

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam