Osmanlı Devleti’nin “Gerileme Devri”nden itibaren Balkanlardan, Kafkaslardan ve Karadeniz’in kuzeyinden, 1990’da SSCB’nin dağılmasından sonra Türk cumhuriyetlerinden, son yıllarda güneyimizdeki ülkeler Irak ve Suriye’den, İslam Devriminden sonra İran’dan, Asya ülkeleri Doğu Türkistan, Pakistan ve Afganistan’dan ve Afrika’nın birçok ülkesinden Türkiye’ye göçmenler gelmektedir.
Anadolu, farklı kültürlerin harmanlandığı bir toprak parçasıdır. Çeşitli nedenlerle doğup büyüdükleri topraklardan ayrılarak Anadolu’ya göç eden kitleler, Türkiye’nin demografik yapısını bozduğu gibi iktisadi ve sosyal sıkıntılar yaratmıştır.
Geçtiğimiz hafta Kadıköy’den Karaköy’e geçen vapurda Anadolu Türkçesi’ne çok yakın bir dille konuşan iki kişiye kulak vermiştim. Konuşmalarını anlıyordum. Hatta bana Eminönü’ne nasıl gideceklerini sorunca aramızda iyi bir sohbet de başlamış oldu. Türkmence konuşan Afgan vatandaşlarıydı bu iki kişi…
Türkiye’de kalmak istemelerine rağmen devletin Suriyeliler gibi Afganları da kendi ülkelerine gönderdiğini anlatmışlardı. “Biz, baskıdan kaçtık, burada çalışmak istiyoruz. Ailelerimizi de getirmek istiyoruz” demişlerdi.
Konu karmaşıktır
1990’lı yılların sonunda yabancı devlet vatandaşları ya da vatansız konumunda Türk soylu yabancılar ülkemize giriş yapmıştır. 2011 yılından itibaren de Suriye’den ülkemize geçici koruma statüsünde milyonlarca insan gelmiştir.
Körfez Harekâtı nedeniyle 1991 yılında Midyat ilçesi-Ovalı-Çalışkan köyleri ile Habur-Hezil Çaylarının kesişme noktasında (Irak-Suriye-Türkiye sınırlarının oluşturduğu üçgen alan) Nisan 1991’den itibaren görev yapmıştım. O günlerin basın haberleri ve resmi açıklamalara göre Irak’tan Türkiye’ye doğru kitlesel göç hareketleri sonucu 500.000 Irak vatandaşının geldiğinden söz ediliyordu.
Bu insanlar, güvenlik soruşturmasından geçirilememiş, sınırın kontrolsüz noktalarından geçmek suretiyle Türkiye içine sızmışlardır. Kitlesel göçlerin bu şekilde olması Türkiye açısından yeni çatışma alanlarının oluşmasına sebep olmuştur. Muhasım kişi veya örgütler, kendi aralarında hesaplaşmaya ya da basında gördüğümüz kadarıyla Türklerle karşı karşıya gelmeye başlamışlardır.
Tanımlamalar net ve hukuki olmalıdır
Türkçe’nin lehçelerini konuşmak, şive farklılıklarını yaşamak, Türk olmak, Türk soylu olmak, sığınmacı ve göçmen statüsünde bulunmak vb kavramlar net olarak ortaya konmalıdır. Çalışma izni, ikâmet izni gibi yasal mevzuat devletimizin ilgili Bakanlık ve birimlerince insani değer ve kurallar ölçüsü gözetilerek ele alınmıştır.
Bu bağlamda, Bakanlar Kurulu’nun aldığı bir kararda 7 Mart 2009 tarihinden önce ikâmet tezkeresi almak suretiyle Türkiye’de ikamet etmekte olan Batı Trakya Türkleri, Irak, Çin (Doğu Türkistan), Afganistan, Bulgaristan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti uyruklu Türk soylu yabancıların çalışma izninden muaf tutulacağı belirtilmiştir. Kişilerin kamu düzenini bozucu davranışlara girmemesi, milli güvenlik ve devletin dış politikası bakımından sakınca oluşturmaması aranan en büyük özellik olarak karşımıza çıkmasıdır.
Konuyla ilgili olarak hazırlanan Yönetmelik Irak Türkleri, Batı Trakya Türkleri, Bulgaristan Türkleri, Afganistan Türkmenleri, Doğu Türkistan Kültür ve Yardımlaşma Dernekleri temsilcilerine duyurulmuştur.
Bu hususlar gazetede yazmaktan ziyade hukukçuların üzerinde çalışmaları gereken bir konudur diye düşünüyorum. Devletimiz de bu konuda mutlaka çalışmalar yapıyordur.