Hayrettin’in anlatımı
Sevgili Hayrettin ile hafta sonunda buluştuk. Telefona her zaman mesafeli olan Hayrettin’e beni çok sık aradığını ve bu kadar aramamasını söyledim kinayeli bir gülüşle…
--- Bir şey söyleyeyim mi? dedi. Biliyorsunuz, bu soy arama sitesi kurulduğundan beri çok sayıda arayan var siteyi… Dedesini aramayan onun ziyaretine gitmeyen adamlar, şimdi dedesinin dedesini merak ediyor.
Eh Hayrettin, durursun durursun hep 12’den vurursun. Bravo sana!
Trafik cezası
1990 yılında Diyarbakır’dan Ankara’ya tayinimiz çıkmıştı. Eşyalarımızı kamyona yüklemiş, önceden göndermiştik. Biz de özel arabamızı itina ile hazırlamış yola koyulmuştuk. Pozantı yakınlarında önümüzde beliren bir kamyon, vapur bacası gibi duman salıyordu üzerimize.
Gidiş geliş şeritli yolda sollamak risk olmasına rağmen bir fırsatını bularak öne geçtim. Tepede polis çevirdi, evrak istedi. Yaptığımın hata olduğunu ve ceza yazacağını belirtti. O riskli sollamadan korkmuş olacak ki, eşim hemen polise “Lütfen ceza yazın efendim, ben de söyledim dinlemedi” dedi.
Ben, babacan görünüşlü polise cezayı ödemek için hazırlık yaparken polis de eşimi onore etmiş ve ehliyetimi geri vermişti. Espri olsun diye “Hanım sen benden aylık harcamanı almış mıydın?” dedim. Mırıldandığı mısralar,
“Her daim bulursun kesinti yapacak ahvali,
Yeter padişahım, kalmadı zulmedecek ahali”, idi.
Benim kadar kitap okumasa da okuduğu kitaplardan bana sataşma sağlayabilecek sözcük ve tümceleri bulup çıkaran eşimle ilgili bu anlatımları yazdım. Erkekler, kurnazlık yapmaya çalışsa bile benim gibi yüzüne gözüne bulaştıranları da olabiliyor.
Kendimi hep yasalara saygılı bir kişi olarak görürdüm. Trafik polisinin çevirmesiyle yine eşim gibi benden bir adım ötede bulunan kişiler olduğunu öğrendim. Aslında Türk insanının hazırcevaplılığı da edebiyatımıza bir yerde katkı sağlıyor.
Mesai sonrası vapurda
İş yerleri dağılmıştı. Daha ayakta gidecek yolum vardı. İstemesem de dinlemek zorunda olduğum lâkırdı tufası beni bekliyordu. Nihayet Beşiktaş’a gelebildim ve kendimi vapura attım. Yine belli kanallara programlanmış televizyon ekranlarında aşinası olduğumuz devlet büyükleri konuşuyor. Kanalı değiştiremezsin, değiştirilmesini teklif dahi edemezsin. Konu anayasayla müessestir (!).
Elinde akordeonla iki kız çocuğu üst kata geldi. Biri diğerine vurarak ve bağırarak diğer katlara gitmesi için uyardı. Bizim katta kalan sadece akordeonu açıp kapatarak enstrumanın ses çıkarmasını sağlıyor, insanların başında para koparmak için kene gibi duruyor.
Ya da Kumkapı eğlence mekânının zurnacısı gibi sakız olup masadan ayrılmayı bilmiyor. Bu kişiler, sokakta, metroda ve vapurlarda müsaade edilmiş olsa bile müzik yapmaya zorlanıyorlar.
Trende
Banliyö treninde yer kapma aceleciliği çoğu kez kabalığa dönüşüyor. Vagonda veya araçta hanım varmış, çocuk varmış kimsenin umurunda değil. “Lan hıyar”la başlayıp sülâlesinin hatırını sormaya kadar gidiyor bu umursamazlık.
Biraz sonra vatandaşlardan bazılarının tepki göstermesiyle bir durulma başlıyor. Olayın şokunu yaşayan bir salak, gayet rahatsız edici bir şekilde elindeki boş plastik su şişesini çıtırdatıp duruyor. Daha yeni bir olay kapanmışken kimse ikinci bir olaya yol açmak istemiyor.
Her hastalığın başı olarak gösterilen stresten uzak kalınması tavsiye ediliyor. Büyük şehirlerde stressiz yaşamak mümkün mü? Evet, strese girmemek için aklımıza gelenleri abuk sabuk şekilde anlatmaya devam edelim. Yoksa kanser hepimizin kapısında...