Toplum sağlığımız
Çoğumuzun sağlığını öncelikle siyasetteki sert dil ve gönül kırıcı sözler bozmaya başlamıştı. Ardından ekonomik gidişat zorluklarla kendini göstermeye başladı. Bu yetmezmiş gibi pandemi felâketi çıktı karşımıza… Evde eşler, okulda öğrenci ve öğretmenler, iş yerlerinde çalışanlar birbirleriyle anlamsız tartışmalara girdiler.
Akşam saatlerinde şişkin mideler ve yorgun bedenler insanların uyku sistemini bozdu. Günün harrangürrasıyla dolu kafalar, tilkilere boş alanlar yarattı, düşünme sistemimiz durdu.
Haberlerde değişmeyen ve bizleri delirtenler;
- Öldürülen kadınlarımıza ilâveler,
- Belediye ve halk otobüslerinde şoförlere dayak atmaya çalışan magandalar
- Sokakta kavga çıkarıp birbirini yaralayan, çevreye hasar veren kendini bilmezler,
- Yaşlı, hamile, çocuklu, sakat, engelli ve gazi demeksizin korumasız insanlara sokakları dar eden zebaniler çıkıyor karşımıza…
Deliyi zırdeli yapacak olaylar
Bunlar yetmiyormuş gibi kıyamet diyebileceğimiz bir deprem yaşadık. Türkiye’de standart hale gelen yolsuzluk olaylarını istifa mekanizmasını çalıştırmama veya görevden almama gibi demokrasinin erdemlerinden yoksun tavırlarla da karşılaştık.
Bizleri zır deli yaptıracak bir gelişme de altılı masadaki bozulma… Şu bir gerçek ki, Türkiye’yi düşünmekten ziyade kişisel kaprisler ağır basıyor. Bana şimdiye kadar üç partiden teklif geldi, ama hep tedirgindim, karar veremedim. Bu zikzakların bize göre olmadığı bir kez daha belli oldu.
Aynı toplumun farklı tarafları
“Çılgın Türkler” olmak başka “çılgın toplum” olmak başka bir şeydir. Toplumumuz ikisini de aynı anlamda kabul eder gibi… “Saçları dikilmişlik” ise ikinciye kavrama daha yakın ve daha ağırlıklıdır. Barut fitili gibi yanma hızı yüksektir. Çalışma hayatım süresince ben bu kişilere tarak hediye ediyordum, tarasın kalkmış saçlarını diye…
Bir de aramızda insan olarak gezinen meczuplar ve her türlü naneyi bilerek ve isteyerek yiyip “elimde akıl hastanesinde yattığıma dair raporum var” diyenler vardır. Bunlar ruh hastası olduklarını söyleseler de değildirler, hepimizi hasta ederler.
Her iki grup da kırar döker, bağırır çağırır. İşler sükûnete erince ortak çıkış noktaları, “Ben ne yaptığımı biliyor muyum sanki?”, “Nasıl oldu anlayamadım” ve “Pişmanım” gibi aptalca konuşmalardır.
Sağlık deyince ne anlarız
Vücudunda halsizlik, ateş, kusma, iştahsızlık hisseden kişiye hemen “Doktora git, bir tahlil yaptır” deriz. Hiçbirimiz saçları dikilmişe veya meczuplara, “Bir psikoloğa git” demeyiz. Neden? Bu da bir kültür meselesi olarak çıkar karşımıza. Önce söyleyecek olan kişinin aklına psikolog gelmez, gelse de çekinir söyleyemez.
Oysa aynı karakterdeki kişiler asker ocağında söylenen her şeyi yaparlar. Kurallar bağlayıcıdır. Hesap verme durumuna düşerler. Örneğin; kayıt sırasında sağlık görevlisine saldıran kişi mahkemeye çıkarıldıktan sonra aynı yerde aynı görevin verilmesiyle çalıştırılabilir. Islah süresinin sonunda alacağı raporu mahkeme kabul etmezse aynı iş bir o kadar daha yaptırılabilir.
Gasp ve her türde yolsuzluk
Hırsızlık, gasp ve dolandırıcılık had safhadadır. Halkı bilinçlendirmek maksadıyla devletin polisi, uyarıcı mesajlar atsa da bir bölüm insanımız hâlâ bilinçsizdir. Çöp kutusunun kenarına asılan para dolu torbalar, yönlendirmeler, karşılıksız çekler, ödenemeyen kredi borçları, elden alınan ve ödenmeyen paralar ayrı bir konudur…
Eğitimde zafiyet
Ben eğitimi, “bir adım sonrasında ne olacağına karar verebilmek” şeklinde anlıyorum. 2002 yılında başlayıp günümüze kadar uzanan süreçte 10 Milli Eğitim Bakanı değişti. Bu sürecin içinde FETÖ belâsı da vardı. Eğitim ve öğretimin nasıl tırmalandığını biliyoruz (Andımız’ın yasaklanması, İstiklâl Marşı’nı hafife alınması, Kurucu liderlerin küçümsenmesi).
Bu kahreden dönem bitti, arkasından gelen Pandemi döneminde de eğitim önemli ölçüde aksadı. Şimdi deprem dolayısıyla aksıyor. Türkiye’nin gelecek 30 yılda orta kademe yönetici ihtiyacı ortaya çıkacaktır.
Sonuçlara şaşmamak gerek; çünkü zaman zaman sokaktaki gençlerle yapılan röportajlarda sorulan sorulara karşı alınan cevapları da iç değerlendirme kabul etmek uygun olacaktır.