1984’ten beri süregelen çatışma-barışma tiyatrosu, burada karşımıza iki önemli konuyu çıkarmaktadır: Birisi terör örgütünün –tıpkı bugün olduğu gibi- başı sıkışınca barış ve kardeşlik çığlıkları atması, diğeri de hâmileri olan Batılıların arkasına geçerek onlara Türkiye’nin orantısız güç kullandığını söylemelerini istemesidir.
Acaba biz mi eksik biliyoruz?
Türkiye’nin karşısına dikilen elleri arkasında sopalı Batılı dostlar (!), sürekli olarak Türk-Kürt çatışmalarından söz ettiler. Kürt varlığını Kürt insanına Kürtçülük olarak dayattılar, ülkemize geldikten sonra hükümet üyelerini ziyaret etmeden Kürdistan’ın başkenti diye önce Diyarbakır’a gittiler, terörle mücadelede NATO’ya tahsisli zırhlı araç ve tanklarımızı kullanmamıza engel oldular, geceleri helikopterle terör örgütü unsurlarına havadan yardım malzemesi attılar.
Bunları yaparken, “Terör, İslam ülkelerinden kaynaklanıyor” diye propaganda yaparak terör örgütüne kendilerinin sağladıkları destekleri örttüler. Evet, geçmişte Türkiye de hatalar yaptı. Bunu bilim adamlarımız, akademisyenlerimiz ve yazarlarımız açık kalplilikle dile getirdiler, günlerce belki de aylarca tartıştılar. Hatta birbirini yiyenler bile oldu. Bu muhataralı didişmeden ortaya önemli bir başlık çıktı:
“Terör terördür. Milliyeti, cinsiyeti, cibilliyeti olmaz. Senin teröristin iyi benim teröristim kötü yaklaşımıyla konunun üzerine gidilemez.”
Yakın tehdit uzak tehdit
ABD’de, Almanya’da ve Fransa’da olaylar patlak verince toplu tel’in ve defin törenleri yapıldı. Dünyayla birlikte biz de haykırdık, “Hepimiz bilmem neyiz” dedik. Bunları size şirin görünmek için değil, evrensel değerleri muhafaza ettiğimizin belirtisi olarak yaptık.
Sizler, “Türkiye’nin IŞİD ile mücadeleyi geri plana attığını ve IŞİD yerine PKK ile mücadeleye ağırlık verdiğini” öne çıkarmaya kalktınız.
Güvenlik mülâhazalarında bu tespiti sürekli gündemde tuttunuz. Türkiye, bölgesindeki gelişmeleri değerlendirip gerekli tedbirleri de almaya çalıştı. Belki zamanlama hatasına düştü, belki dozunu ayarlayamadı ve belki de bazı gelişmeleri göremedi.
ABD, Vietnam’da, Afganistan’da ve Irak’ta yanılmadı mı? 19’uncu yüzyıldan beri sadece Kürtçülük üzerinde durarak Osmanlı İmparatorluğu’nu tüketenler, Aleviliği, mezhepçiliği körüklese de Türkiye’yi çökertmede yetersiz kaldıklarının farkına vardılar.
Tarihin derinliğindeki misyoner faaliyetleri[1]
1820-1895 arasında Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren Board misyonerlerinin sayısı 540 olup bu rakamın 427’si Anadolu’da icraatta bulunmuştur. Öncelikle Ermeniler üzerinde yoğunluk kazanan misyoner faaliyetleri daha sonra Rum, Hristiyan Arap, Nasturi, Süryani, Yahudi ve Bulgarlar üzerinde etkili olmuştur.
Osmanlı Devleti bünyesindeki azınlıkları tanıma yönündeki ilk tespitler daha sonra bunları yönlendirme şekline dönüşmüştür. Bulgar isyanında, 1890 sonrasındaki Ermeni isyanlarında, 1900’lü yıllardan sonra Karadeniz ve Ege’deki Rum faaliyetlerinde bu teşkil3atın Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde kurduğu “Anadolu Kolejleri”nin büyük rolü olmuştur. Misyonerlik ruhunu iyi anlayabilmek için verilen talimatlardan birkaç küçük örnek kâfi gelecektir.
Ana düşünce neydi?
1833 yılında Anadolu’ya görevli olarak gönderilen Pinkwy Johnston ile Benjamin Schneider’e verilen 1 Aralık 1833 tarihli talimatta şöyle denilmektedir:
“Bir fetih savaşına girmiş askerler olduğunu unutmayın. Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir Haçlı seferiyle geri alınacaktır.”
1880 tarihli Barlett raporunun ilk cümlesi ise şöyleydi: “Misyoner faaliyetleri açısından Türkiye Asya’nın anahtarıdır.”
Bu ruhla yetişmiş ve 1901 tarihinde ABD Başkanlığına getirilmiş olan Theodore Rooswelt’in misyonerlik faaliyetleriyle ilgili seçilmiş bölgelerden bahisle düşüncelerini şöyle vurgulamaktaydı: “Dünyada herkesten önce ezmek istediğim iki güç İspanya ve Türkiye’dir.”
Anadolu toprakları üzerinde ortaya çıkan isyanlarda Süryani, Keldani, Nasturi ve Ermeni unsurlar Kürtlerle işbirliği yapmışlardır. Aslında esas düşünce Kürtlerin, Yezidilerin, Ehl-i Hak ve Alevi inancında olan insanların Hristiyan yapılmak istenmesidir. (Devam edecek)
[1] Prof. Dr. A. Haluk Çay, “Her Yönüyle Kürt Dosyası”, Boğaziçi İlmi Araştırmalar Serisi, Ankara-1993, s: 477