Maltepe sahilinde
Komşumla yürüyüşe çıktık. Sahilde oturuyor ve çay içiyoruz. Ataköy sahilleri ve tam karşımızda Armutlu Yarımadası… Denizden belli bir yüksekliğe kadar ulaşan kahve renkli kirli bir tabaka görüyoruz. Araçların eksozundan çıkan kurşun bileşikleri, baca gazları, aeresol halde aşağıya inen uçakların jet yakıtları oluşturuyor bu tabakayı.
Hepimiz farkında olmadan soluyoruz bu havayı. Küçücük çocukların ciğerleri daha o yaşta mücadeleye başlıyor belki kanser olgusuyla. Havaalanlarının bulunduğu bölgelerde çay bahçesinde veya ağaçların altında oturanlar hava aldıklarını sansalar da jet yakıtının çisenti halde yere inmesiyle bu havayı soluyorlar.
Spor yapanları görüyoruz. Derin nefes alıp veriyorlar. Bilmiyorum ne kadar doğru yaptıkları iş? Mesai başlangıç ve bitiş saatlerinde bu tabaka daha da koyu hal alıyor.
Kirlilikte çeşitlilik
Hava kirliliği, suların kirletilmesi, gıda terörü, ağaçların tahribi, hayvan katli… Bunların hepsi bize çevremize verdiğimiz zararları anlatmaktadır. Bilinç oluşması, hayvan sevgisiyle, ağaç dikmeyi özendirmeyle, çöpleri rastgele atmamakla ilkokul yıllarında başlatılabilir. Gelgelelim öğretseniz de sonuç alamayacağımız konular olacaktır.
Bir uçağın beş bin km.lik uçuş için yaklaşık 25 ton yakıt tükettiğini, yüzlerce uçağın hiç durmaksızın bu sarfiyata katıldığını düşünürsek aeresol halde havaya karışan zehirli maddeler asit yağmuru şeklinde üzerimize yağmakta ve solumaktayız.
Denizde gemilerin tonaj ve hızına göre tonlarca yakıt yaktığını ve sefer halindeki gemi sayısıyla ele alındığında dev rakamlar ortaya çıkar. Kara trafiğinde havaya karışan egzost gazları da solunum sistemimizi tahrip eden diğer bir kirlilik…
Sadece etrafımıza bakarak kirlilikten söz etmeyelim:
*Aile fertleriyle aracında giden baba küçücük çocuklarına aldırmadan sigara içiyorsa,
*Otobüs bekleyen kişi otobüsün geldiğini görünce sigarasından derin bir nefes çekiyor, bir kısmını dışarıda bir kısmını da otobüste boşaltıyorsa,
*Okullar, ibadet yerleri, tren istasyonları, büyük AVM’ler, vapurlar gibi yerlerde tuvaletlerin kullanılması sonrası çöp sepetine atılmayan kâğıtlar yerlere atılıyorsa,
*Park ve mesire yerlerinde yenilen içilenlerin artıkları veya ambalâj kâğıtları, boş şişeler çimenlerin üzerine atılıyorsa,
*Daha büyük çaplı ele alırsak; Çok ağır bomba ve füzelerin havada ve toprak altında patlamasıyla kısmen radyoaktif maddelerin bulaşmasına yol açıyorsa… Herhalde bunlar da çevre kirliliği içinde düşünülmelidir.
Önlemek mümkün mü?
Bunları nasıl önleyebilirsiniz? Ticaret yapılamayacak, trafik aksayacak, uçak seferleri duracak… Hangi firma razı olur? Hangi fabrika üretimini durdurur? Hangi patronun işine gelir ve hangi devlet teknolojik araştırmalarına ara verir? Oysa araştırmalar, geliştirmeler ve yenilemeler doğayı korumak düşüncesiyle yapılmalı değil midir?
Dünya milletleri İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul etmişler; ama uymamakta yine başa güreşiyorlar. Sonucu ne olursa olsun menfaatlerine olan işleri yapmakta kararlılar. İnsanlık zehirli gaz soluyormuş kime ne? Koyarsın önüne bir ağaç dikme projesi, yaptırırsın kaleci çalıştırmasını, olur biter.
Denizler kirleniyormuş ama nerde? Kendi karasularında denize atılan en küçük atığa ağır cezalar tatbik ederken başkalarının denizlerinde pervasızca sintine boşaltırsın olur biter. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde deniz ulaşımını dışlamış, kara yoluna ağırlık vermişiz. Oy kaygısıyla plansız yerleşim bizi bakir ormanlara balta vurmaya, köşesine çekilmiş dereleri, koruları yok etmeye götürüyor.
Nazım planlar, öngörünümler, sit alanları gibi kavramlar kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. “Boktan terazinin tezekten olur kefesi” diye boşuna mı demişler…
Daha güzel bir çevre yaratmak, bizlerden sonraki nesillere daha iyi bir çevre bırakmak hepimizin hedefi olmalıdır.