Müzik sanatçısı Arif Sami Toker kimdir?
14 Nisan 1926 Gelibolu doğumlu. Babası Şükrü Bey, annesi Hanife Nimet Hanımla beraber bir yaşındayken İstanbul’a gelmiş, çocukluğu ve gençliği İstanbul`da geçen sanatçı, bestekâr Sadettin Kaynak ve Hafız Kemal Batanay’dan musiki dersleri almıştır.
1991 yılı Ankara-Çubuk
1991 yılında Çubuk’ta tabur komutanlığına tayin olmuştum. Birliği tanımak için her yeri geziyor, tespitle yapıyordum. Taburun arkasında hurdalık vardı. Buraya geldiğim zaman nizamiyedeki askerin koşarak geldiğini gördüm.
---Komutanım, yaşlı bir amca geldi. Sizinle görüşmek istiyor. Adı Arif Sami imiş.
---Hemen yazlık kameriyeye alın. Ben de oraya gidiyorum.
Asker koşarak haber vermeye giderken ben de kameriyeye yöneldim. Neredeyse aynı anda orada buluştuk. Gelen kişi müziğin üstatlarından Arif Sami Toker idi. Tokalaştık ve kameriyeye kadar birlikte yürüdük. Habercime bölük komutanlarının öğle yemeğinde kışla gazinosuna gelmelerini ve topluca yemek yiyeceğimizi, hazırlık yapılmasını söyledim.
Bestelerinden tanıdığım büyük üstadı şimdi karşımda görüyordum. Tabura geldiğinde 65 yaşındaydı. Yaşlanmıştı, ama her zamanki gibi güler yüzlü ve kibardı. Cumhuriyet’in ilk neslinden olanlar gibi askerlere karşı çok saygılıydı. Yemeğe bir saat kadar zaman vardı. Kameriyede birer kahve içtik.
Askerlik görevi
Askerlik görevini bandocu olarak ifa ettiğini söyledi. Bu görev sırasında askeri müziği, mehteri incelediğini ve Batı müziği enstrümanlarını tanıma fırsatı bulduğunu anlattı. M.Ö. 209 yılından beri gelen kara ordusunun kös, davul, zil üçlüsünün bugünkü bandonun esasını oluşturduğunu, ancak “II. Mahmud zamanında yeniçeri ocağının yerine, “Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye” adlı yeni ordunun kurulmasıyla Avrupa askerî bandolarına benzer "Mızıkai Hümâyun" adında bir teşkilat kurulduğunu anlatmıştı.
Yemeğe geçmeyi teklif ettim. Askeri gazinoya girdiğimizde subaylarımı karşılama düzeninde duruyorlardı. Hepsiyle tek tek tokalaştı ve hatırlarını sordu. Yemek masasına geçtikten sonra kısa bir konuşmayla sanatçımızı onlara tanıttım. Her gün kışla içinde ve askeri düzende olsak da bugün bir başkaydı.
Nasıl ki, kös; şâhî topunun sesini, zil; kılıç seslerini, davul; top seslerini, nakkare; koşan atların nal seslerini, zurna; kişneyen atları, çevgan ise; yeniçerilerin savaş naralarını temsil ediyorsa sanatçının bir bestesinin çalınması da bize onu daha iyi anlatacaktı. Gazinoda “Çıksam şu dağların yücelerine” şarkısı kısık sesle ve enstrümantal olarak çalınıyordu.
Çalınan bestesinden etkilenmiş olacak ki, ilk eserini 1943 yılında yaptığını, bugüne kadar 1500’ den fazla eser bestelediğini, ilk plâğını 1950 senesinde doldurduğunu ve 15 yıldan beri de durmadan Türkiye turnesi yaptığını gururla anlatmaya başlamıştı.
Bizler bir yandan yemek yerken ben sanatçımıza bir soru yönelttim:
---Çizginin bir sırrı vardır. Müzikte sır olan nedir?
---Bakın size bir gerçeği anlatayım: Epiktetos, Roma’da kapısı olmayan evde oturuyormuş. Evde bir masa, bir ot yatak ve basit bir sedir varmış. Kendisi bu eşya grubuna demirden bir lamba eklemiş. Birkaç gün sonra eve hırsız girmiş ve lambayı çalmış. Çalınan bu lambayı görgüsüzün biri yüksek miktarda para ödeyerek satın almış. Geceleyin bu lambanın ışığında okursa sabahleyin Epiktetos’un olgunluğuna erişeceğini ve onun gibi bilge olacağını sanırmış…
Sporda futbol topuna herkes tekme atar. Belki topu çok uzağa gönderen de olabilir. Ancak maç içinde ahenk gerekir. Açı ve hız olayını hesaplayamayan pas veremez, gol atamaz.
Müzikte de herkes bağırabilir, ses çıkarabilir, ama sesi dinlenmez. Uzun bir zaman gerekir. Vurmalı, üflemeli ve telli çalgılarda tempo ve uyum yoksa gürültü olur. Dolayısıyla müzikte sır, “ahenk”tir, Uğraşı, yıllarla şekil bulur.
Ne yazık ki, bütün sanatçılarımız ömürlerinin son yıllarında birtakım sıkıntılar yaşamaktadır. Arif Sami Toker de bunlardan birisidir. 14 Nisan 1997’de kalp yetmezliğinden vefat etmiştir. Bu vesileyle şarkının söz yazarı Orhan Şaik Gökyay’ı ve 27 Nisan 1997’de vefat eden Arif Sami Toker’i rahmetler dileyerek anıyorum.