2005 yılı Kürdistan Bölgesi’ne anayasal bir nitelik kazandırmıştı. 1991 yılında ABD, 36’ncı Paralelin kuzeyini uçuşa yasak bölge ilan edince “Kürdistan” sözcüğü daha fazla telâffuz edilir olmuş, uluslararası arenanın müdavimleri bu bölgeye daha çok ilgi duymaya başlamıştı.
2005 Kürdistanı, artık bir özerk bölge oluyor ve anayasal statü kazanıyordu. Devlet olma çabasıyla anayasasını, meclisini, hükümetini, ordusunu, bayrağını ve devlet organlarını oluşturan Barzanî, merkezî Irak hükümetine karşı siyasal bir ağırlık kazanmıştı. Bakanlık sayısından ve Irak devlet bütçesinden pay kapmıştı.
Sorun nerede başlıyordu?
Aslında Erbil’le Bağdat arasındaki kriz, sadece petrol ihracatı ve tartışmalı bölgeler meselesinden ibaretti. Erbil, Irak merkezî hükümetinden yıllarca bütçe almasına rağmen Bağdat’ı devre dışı bırakarak Türkiye ile tek taraflı petrol anlaşması yapmaya kalkışınca Bağdat da tepki olarak Kürdistan Bölgesi’nin bütçesini kesmişti.
Tartışmalı bölgeler ya da “Kürdistanî bölgeler” adıyla ortaya çıkan kriz ise, kuzey Irak bölgesel yönetimiyle merkezî yönetim arasında sürtüşme konusu gibi görünse de Orta Doğu ülkelerinin ve hatta küresel güçlerin sorunu olarak da kendini göstermeye başlamıştı.
Bölgedeki demografik yapı
Saddam döneminde Kürdistan bölgesinde bir “Araplaştırma” çalışması başlatılmıştı. Ve yine bu dönemde Kürtler, ağır şekilde Saddam zulmüne uğramışlardı.
ABD’nin işgalinden sonra Kürtler, etnik yapıyı kendi lehlerine çevirmiş, sadece Arapları değil Türkmenleri de azaltma faaliyetine girişmişlerdi. Tapu kayıtlarının değiştirilmesi ise işin bir başka yönüydü.
Erbil’deki Saad Abdullah Konferans Salonu’nda konuşan IKBY Başbakanı Neçirvan Barzanî, “Sığınmacıların Kürdistan Bölgesine Etkileri” konulu konferansta “Suriye’deki olayların başlamasından ve IŞİD’in Irak’taki saldırılarından sonra IKBY’ye göç eden sığınmacıların bölgenin demografisini değiştirdiği”ni savunurken IKBY lideri Barzanî, “Sığınmacılara yardımın insanî ve ahlakî bir sorumluluk olduğu”nu belirtmişti.
Göç dalgalarının etkisi
Irak’ın içindeki en büyük göç dalgasının 2014 yılında gerçekleştiğini, terör örgütü IŞİD’in Anbar, Selahaddin, Musul ve birçok ilçeyle bölgeyi işgal etmesinden sonra azınlıklara yönelik –özellikle Ezidîlere yönelik- zulüm yaptığını belirten Barzanî, “Binlerce insan vahşi ve insanlıktan nasibini almamış terör örgütünün zulmüne maruz kaldı” değerlendirmesinde bulunmuştur.
Barzanî sözlerini, “Kürdistan bölgesindeki 1,5 milyondan fazla sığınmacı, demografiyi değiştirmiştir. Bir yıl içinde Kürdistan’ın nüfusu yüzde 28 artmıştır” şeklinde sürdürmüştür. Barzanî bu açıklamalarıyla, bir yandan “bölgenin Kürtleştirilmesi”nin yapay oynamalarla olmadığını ima ve kamufle ederken bir yandan da Kürdistan bölgesinin ağır sorunlar yaşadığını söylemek suretiyle dış dünyanın ilgisini çekmeye çalışmıştır.
Tek taraflı uygulama
25 Eylül’deki referandumu, Barzanî’nin kararıyla atılmış bir adım olarak ele almak uygun olacaktır. Başkanlık süresini doldurması ve meclisle hükümeti kapatmış olması nedeniyle Barzani’nin, tartışmaya açık kendi durumuna meşruiyet kazandırmak istediği açıktır.
ABD, referandumun sadece zamanlamasına karşı çıkmıştır. BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) ile başlayan süreç, Orta Doğu’da bölünmeleri beraberinde getiren bir süreçtir. Suriye, Lübnan hatta Arap Yarımadası’ndaki ülkelerin de bölünmesi sıradadır.
Kaynayan ve taşan bir tencerenin etrafına zarar vermemesi mümkün mü? Elbette değildir. Lübnan kendi içinde birçok unsuru barındırmaktadır.
Lübnan’da siyasi durum
1975 yılında başlayan iç savaş, dinsel-mezhepsel çatışmaların ideolojik ve bölgesel güç dengeleriyle derinleştiği bir savaştı. Bu savaş 1990’ların başına kadar sürmüştü. Çatışmalarda 150 bin kişinin öldüğü, bir milyon kişinin yaralandığı, 350 bin kişinin ülke içinde yer değiştirdiği ve bir milyona yakın insanın ülkeden kaçtığı değerlendiriliyordu. İç savaşın mikserleri İsrail, Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) olmuştu.
Lübnan iç savaşı, Soğuk Savaş, İsrail’in kuruluşu ve yüz binlerce Filistinli göçmenin Lübnan’a girişi, ülkedeki hassas siyasi dengeleri çatışmaya sürükledi.
Marunîler ve diğer Hristiyan gruplar, Batı ve İsrail ile iyi ilişkilerden yanayken, Müslümanlar, ülkedeki mezhepsel düzene karşı cepheleştiler.
FKÖ savaşçıları, bir yandan siyasete müdahale ederken, diğer yandan Filistinli Mültecileri silahlandırırdı. Karşı gruplar arasındaki silahlanma yarışı çatışmalara dönüştü. Komşu ülkeler Suriye ve İsrail savaşa dahil oldu.
İç savaşın başlamasından kısa süre sonra Suriye yaklaşık 16 bin askerle Lübnan’a girdi. İsrail ordusu ise 1978 ve 1982 yıllarında Lübnan topraklarını işgal etti. İsrail Mayıs 2000’de güneyde silahtan arındırılmış bir bölge bırakarak Lübnan’dan çekildi. Sadece bu kadarlık eşeleme bile yeter Lübnan’ı karıştırmaya… Rusya’nın bile üsler elde ettiği Doğu Akdeniz kıyılarında ABD veya AB niye üsler edinmesin ki?