Geçmişte Kapan-ı Dakik
İstanbul’un fethinden beri Unkapanı’nda dakik (un) satılırmış. Yani un pazarıymış. Kapana gelen çuvalları ve diğer yükleri taşımak için çok sayıda hamal Unkapanı bölgesinde yuvalanmış. Bugünün sıkıntısı dün de varmış ki, ücretlerini az bulan hamallar Romanya’ya gitmeye başlamışlar.
Dersaadet’in Karagümrük, Tavukpazarı, Tahtakale ve Unkapanı semtlerinde bulunup önceden kapatılan meyhane ve şerbethanelerin açılışına tekrar izin verilmesi istenmiş.
I.Dünya Savaşı yıllarında düşman tayyareleri (uçakları)nin bombardımanı sonucunda Unkapanı’nda da bazı evler hasar görmüş.
Ticaret Hazinesine vermekte oldukları öşürde uygunsuzluk yapan Galata ve Unkapanı’ndaki kileci esnafı hakkında şikâyetler çoğalınca bir nizama sokulmasına karar verilmiş. Sonraki yıllarda müteahhitler de buğday üzerinde yolsuzluk yapmaya başlamışlar.
Unkapanı’ndaki değirmenlerden 12 çift değirmen taşı öğütme özelliğini yitirdiğinden Yenifoça’dan taş getirtilmesi istenmiş.
Unkapanı’nda buharla işleyen bir un değirmeninin varlığından da söz ediliyor Unkapanı civarında bazı yabancı kumpanyaların işlettiği kömür depoları halkın sağlığını tehdit ettiğinden kaldırılması kararı alınmış.
Unkapanı Plakçılar Çarşısı
Bugün Unkapanı’nda Plakçılar Çarşısı’nı gezdim. Çocukluktan gençliğe geçiş yıllarında Anadolu’dan elinde bir küçük çantasıyla İstanbul’a gelen gencecik insanlar umut arayışı içinde buradaki çarşının içini gezerler, bir tanıdık bulabilecekleri umuduyla dolaşırlardı. Bugün topluma mal olmuş nice ünlü ismin bu pasajdan geçtiğini söylemek mümkündür.
Aynı yöreden çıkıp gelmiş iki kişinin hayat çizgileri burada tesadüfen kesişirdi. Belki de bu iki ya da üç kişinin akşam kalacakları yer yarım kalmış bir inşaat, yıkık baraka veya terk edilmiş bir kulübe olacak, bir simiti iki kişi bölüşecek ve birer bardak çayı paylaşacaklardı.
Başarılı olup olamayacakları konusunda hiçbir fikre sahip değildirler. Sadece dua ederek gelmişler, aile büyüklerinden dua etmelerini istemişler. Yaradan’a ve yanık seslerine güvenmişler. Kimisi uzun hava okumuş, kimisi gazel atmış. Kimisi şiir seslendirmiş, kimisi saz çalmış. Hepsinde ortak olan aynı heyecan ile çarpan kalpler...
Zaman geçmiş bir kısmı topluma mal olmuş, ünlenmiş... Çırpındığı halde başaramayanlar isim olamamış, küllenmiş. Onlar bugün nerelerdedir acaba? Bir kısmı da güven telkin ederek ve itaat göstererek o mağaza veya işyerlerinde teknik adam havasıyla yetişmiş, işadamı olmuşlardır.
Gezerken o heyecanlı insanların, o yanık seslerin musikimize ve edebiyatımıza sonradan eserler kattıklarını, belki farklı müzik türleri ürettiklerini unutmayalım. Plak, kaset, CD, teyp ve plakçalar mağazasının önüne geldiğimde kendimi içeride buldum. Evet, belki demin saydığım özelliklerde bir sanatçıya rastlanamamıştır ama yıllarını bu uğurda yaşamış bir plakçıyla tanışmış, konuşmuştum.
Ne güzel anlatıyordu yoksulluğu, yoksul insanların duygularını… Torpil, tavassut, para ve rüşvetin geçersiz olduğunu. Sadece sesi güzel olan birinin kendilerine tavsiye edildiğini ve görülmesinin dinlenmesinin uygun olacağını tavsiye ederlermiş. Aksi yönde bir seçimin plak şirketini, şirketin sahibini güç duruma düşüreceğinden kayırmaya itibar etmezlermiş.
Duyguların yarıştığı bu çarşıda büyük bir hareketlilik gözlenirmiş. Bazı sanatçı adayları elinde sazıyla akşam saatlerini bekleyip şirketin sahibiyle görüşmek isterlermiş. Elinde sazıyla türkü veya şarkı söyleyen adaylar mikrofonu eline alınca heyecanlanır, başarısızlık da sergilermiş. Plak çıkarma aşamasına gelenler ise beklerken bile şarkı sözü, türkü sözü yazar, geleceğe yatırım yaparlarmış.
Kazananlar hemen bir telefon kulübesine giderek memleketlerine telefon eder, sevincini paylaşırlarmış. İlk defa plağını çıkaranlar ise keyiflenir, etrafına caka atarlarmış. Hey gidi günler hey!