Dilenci çocuk ve satıcı yaşlı adam
Şu Beyoğlu dedikleri yer gerçekten bir sosyal laboratuvar… Turistler, başı açıklar, başı kapalılar, kenarda bira veya şarap içenler… Simitçiler köşe başlarını parsellemiş, biri diğerinin egemenlik sahasına giremiyor. Boyacılar, çakmak gazı satıcıları da öyle.
Bir başka köşede çıplak ayaklarıyla yere basan saçı sakalı birbirine karışmış, pejmürde kıyafetli bir genç dileniyor. Uzaktan izlediğim kadarıyla yerden topladığı sigara izmaritlerini biriktiriyor. Avucunun içine sakladığı bir izmariti de içiyor. Yanına gittim.
---Evladım niçin sigara içiyorsun?
---Amca sen benim neden içtiğimi biliyor musun?
---Neden?
---Isınmak için…
Paşabahçe
Paşabahçe ile ilgili birkaç yazı yazmıştım. Orası benim doğduğum yer… Emeklediğim, topa ilk tekme attığım, saklambaç oynadığım, çamaşır yıkama günlerinde anneme Safiye Sultan Çeşmesi’nden su taşıdığım semtim…
İlkokulu orada bitirmiştim. Dedem vefat ettiğinde 4’üncü sınıftaydım. Karnelerimi hâlâ saklıyorum. Bizim zamanımızda fotoğraf makinesi yoktu. Yapamadıklarımı yapmak için kendimi zorlamış ve bu okuldan mezun olan yeğenimin bolca resmini çekmiş, kendi çocukluğumu yaşamıştım.
Paşalara ait bahçelerden ismini alan bu semtte o eski bahçeler ve yalılar belki yine var; ama duvarlarla çevrilmiş. Adı, bilmem ne paşa yalısıdır da biz onu hiç görmeyiz, yerini de bilmeyiz. Beykoz Belediyesi, Beyoğlu’nda eski binaların adının yazıldığı gibi Paşabahçe’de ana cadde üzerinde bulunan yalıların hizalarına tarihteki isimlerini yazdığı takdirde hem bizler hem de turistler için büyük lütuf olacaktır…
Yalının şimdiki sahibinin kim olduğu önemli değil, eski adını öğrenmek istiyoruz… Hatta bunu bütün Boğaz kıyısındaki yalılar için de düşünebiliriz.
Denizcilerin ve avcıların kahvesinde
Ben hayatım boyunca ya bir kez ya da iki kez kahveye gittim. Bunların ikisi de Van’ın Erciş kazasında merak saiki ve birini bekleme amacıyla olmuştur. Kıtlama şeker, kısa bacaklı tabureler, demlenmiş İran çayı ve alçak masalarla da bu sayede tanışmıştım.
Emekli denizciler; havanın patlamasından, yağmurun boşalmasından, sisin çökmesinden ve rüzgârın kuvvetinden söz ederler, eski denizciler de gençliklerinde bunlarla nasıl baş ettiklerini anlatırlardı. Avcılar av hayvanlarını yakalamak için nasıl taktikler ürettiklerini anlatırlar, hatta fıkralara konu olabilecek bilinçsiz “uçuşlar” yaparlardı.
İşte bunlardan birisi… Avcı, arkadaşlarına gözleri kısık, hafif eğilmiş şekilde ve heyecanla anlatıyordu:
---Son seferimde Afrika’ya gitmiştim. Ormanda yürürken bir hışırtı oldu. Döndüm baktım, bir kutup ayısı. Hemen tüfeği ateşledim ve iki kaşının arasından vurdum onu.
---Atma birader! Kutup ayısı Afrika’da ne arasın?
---Ayı lan bu… Ne bileyim ben?
Bu kahvehanelerde geçmişteki anılar anlatılırken şimdilerde hayat pahalılığından konuşulur olmuştu. Şimdi darbeyle mücadele, tankı durdurma yöntemleri, tankın önüne yatma cesareti öne geçti. Bir gerçek var ki, geçim darlığı kişileri birbirine çay ısmarlamaktan bile uzaklaştırdı.
Yedekçi hakkı
Boğaz gezileri yaptığınızda akıntı burnu diye tabir edilen yerlerde yalıların dışında kaldırım gibi taş veya betondan yapılma bölümler görürsünüz. Yakınındaki yalılar belki de denize sıfır iken bu noktadaki yalıların arasında kaldırımı andıran böylesi bölümler vardır. Buna yedekçi hakkı denirmiş.
Akıntının güçlü olduğu bu yerlerde akıntıya karşı kürek çekmek zor olduğu için zaman zaman tekneler kıyıya yakın giderler hatta kıyıya halat atarak oradan birkaç kişinin çekmesiyle bu kesimi atlatırlarmış. Hatta bu işten maişetini temin edenler varmış. Bu yedekçi hakkı, kamunun olup yalı sahibi hak iddia edemezmiş. İşte Boğaz sefer ve gezilerinde gördüğümüz ama bilmediğimiz bir ayrıntı daha.
Haklının hakkını haklıya vermek
Hitap şeklini seçemeyen, akım derken kaşım diyen, espri sınırlarını aşan nice insanımız var. Bunlarla günün her saatinde ve her yerde karşılaşmanız mümkündür. 2015 yılında aksayan bir konuyu önerilerimle birlikte X Belediyesine telefonla duyurmuştum. Telefonda görüşmelerin kayıt altına alındığı belirtiliyordu.
Buna rağmen ilgili kişi benden yazılı olarak müracaat etmemi istemişti. (Be adam, bunu baştan söylesene!) Yine de yazdım. Üç gün sonra beni arayan kişi, bir kez daha olayı geniş boyutta dinlemek ve ele almak istediğini söyledi. Sonunda memnuniyetini belirterek;
---Ben artık buraya “vatandaş”la görüşüldü diye yazıyorum” dedi.
Ben Türk olmaktan ve T.C. vatandaşı olmaktan gurur duyarım. Birçok yazımda da bunu belirtmişimdir. Resmi müracaat eden kişinin yüzüne karşı “vatandaş” kelimesini kullanmak, resmiyetin kabalığını göstermiyor mu? Onun yerine “dilekçe sahibi” denemez mi? Tamam, vatandaşla görüşüldü de ne oldu? Sonuç nedir?
Benzer sözler başka resmi makamlarda da revaçtadır. “Şahıs alındı, şahısla görüşüldü” gibi… Biraz daha nezaket kurallarına dikkat etmek gerekmiyor mu? Ama haklısınız o zaman da Baltacı Mehmet Paşa’nın torunu olunmuyor.