SON DAKİKA
reklam
reklam

Erzincan’dan İstanbul’a bir öykü -I-

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 13 Eylül 2023, Çarşamba - 12:38   Okunma Sayısı:

Mengücüklü toprağından, Osmanlı Anadolusu’nun kumundan, Cumhuriyet Türkiyesi’nin taşlarından bir “tane”dir Bayram Aydındoğan…

Fırat’ın suyundan almıştır saflığını… İmtiyazlı şekliyle

Erzincanlı Şaban Ağa’nın torunudur. 1948 yılında İstanbul’a gitmek için yola çıkan 18 yaşındaki bu yağız Anadolu delikanlısının

 biraz da hazin olan öyküsü, Kemah tren istasyonunda başlar,

günümüzün Çiçek Pasajı’na kadar uzanır.

 

  1. Dünya Savaşı yılları

1939 yılında çıkan II. Dünya Savaşı insanlığı acılara boğarken Türkiye’de de kıtlık yaşanıyordu. Bu nedenle ekmek üretimi çok düşmüş, hatta büyük şehirlerde karne ile erzak dağıtımı başlamıştı. İstanbul sevdalısı Bayram, bu şartlarda para kazanmak, evine fayda sağlamak zorundaydı.

Yaşı 18 de olsa, boyu uzun da olsa ailesinin toy delikanlısıydı torun Bayram. Bir gün gazetede Beyoğlu-Taksim-İstanbul yazılarını görmüş, gitmek isteği doğmuştu içine. Öyle ya, köyde yaşayan birisi nasıl görecekti ki oraları?

 

İlk İstanbul’a gidiş teşebbüsü

İstanbul’a gitme konusunda bir heyecan belirmiş içinde Bayram’ın... Anadolu terbiyesinin gereği İstanbul’a gitme fikrini, parasının olduğuna inandığı dedesine açmaya karar vermiş. Bir gün “Dedeciğim bana para ver, İstanbul’a gideyim” deyince,

    ---Ne, Eşekoğlu eşek! Ne yapacaksın İstanbul’a gidip de? Sürüneceksin oralarda. Dananın kuzunun peşine kim gidecek? şeklinde dedesinin sert bir çıkışıyla karşılaşmış. Aslında Dede Şaban Ağa haklıdır. Harp yıllarında ağır derecede yokluk çekerlerken elbette sonu belli olmayan bir macera için de savuracak parası olamazdı.

“Dedem biraz açıkgöz adamdı” diye söze başlamıştı Bayram Bey ve devam ediyordu. “İstasyon müdürüyle görüşmüş, trene bindiğim takdirde indirilerek geri çevrilmemi istemiş. İstasyon görevlileri jandarmayı haberdar etmişler. Güllübağ istasyonuna geldiğimizde jandarmalar treni durdurdular. Hemen kimlik taraması yaptılar ve benim kollarıma girdiler”.

 

    ---Kardeşim ben hırsız mıyım, adam mı öldürdüm?” diye sordum. Gidemeyeceğimi söylediler ve beni trenden indirdiler. Şaban Ağa’nın torununu yani… Silahın dipçiğiyle de iki defa vurdular. Yaşımın 18 olduğunu söylediysem de dinlemediler. Gecenin 21.00’ine kadar beni istasyonda tuttular. Geriye gidecek trene bindirdiler. İlk çabam başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Geriye döndüm… Dedemin karşısına çıktım.

 

    ---Tembele bak! Kaçtın değil mi? Kaçarsın ha?

 

Tuzlada çalışmaya başlar

O günleri anlatırken heyecanını gizlemek ihtiyacı duymayan Bayram Bey, “O zamanlar bizim iki atımız vardı. Babam birine saman diğerine buğday yüklemiş, satmak için ikimiz de kasabaya gitmiştik. Pazar yerinde iki komşumuzla karşılamıştık. Komşunun biri diğerine İstanbul’a gittiğini, mal aldığını Çiçek Pasajı denen yerde bira içtiğini ve eğlendiğini anlatmıştı. Süt, ayran ve yoğurdun gayet bol olduğunu anlatmışlardı. Bu yeme ve eğlenme şekli de beni çok etkilemişti” diye anlatmıştı.

 

Tekel’in tuzlasında kazandığı parayla

İstanbul’a gitmek için ikinci teşebbüsünde gecikmemiş Bayram Bey. Bundan sonrasını yine şöyle anlatmıştı: “Ben iki ay tuzlada sırtımdan sular aka aka, yalınayak tuz taşıdım. Bu sürenin sonunda 48 TL biriktirdim. Artık param olmuştu ve gideceğim kesinleşmişti. Karar verdiğim günün sabahı anneme mecburen yalan söyledim. Postane müdürünün evrakını almak için gideceğimi ve bir buçuk saatte gidip bir buçuk saatte döneceğimi söyledim”  İstanbul’a gitmek için ikinci teşebbüsünde gecikmemiş Şaban Ağa’nın torunu Bayram.

Gece yarısı aldığı biletle tekrar trene binmiş. Tren Güllübağ istasyonuna geldiğinde yeniden görülmemek ve indirilmemek için tuvalete gidip kapısını kilitlemiş… Günün yorgunluğu ve stresi ağır basınca uyuyakalmış. Gözünü açtığında Sivas istasyonuna geldiğini görmüş. Artık kimsenin kendisini tanıyamayacağı rahatlığına erişmiş. Haydarpaşa’ya varınca denizi göreceğini söyledikleri zaman “Fırat gibi kocaman nehrimiz var; deniz nedir ki!” diyormuş.

 

Haydarpaşa’ya varış

Tren Haydarpaşa’ya gelince denizi görmüş ve paniğe kapılmış. Vapur yanaşmak üzereyken nasıl karşıya geçeceğini düşünmeye başlamış. “Ya batarsa?” diye kaygılanıyormuş. Sonunda bütün cesaretini toplayıp “Herkese ne olursa bana da o olur” diyerek vapura binmiş. Karaköy limanına geçmişler. Bir taksiciye Beyoğlu’nda Çiçek Pasajı’na gitmek istediğini söylemiş. Taksici, Pasaj’ın kapısına kadar getirmiş…

Filmin ikinci yarısı burada başlıyor. Ö zaman Ermeni Haçik Usta’nın çalıştırdığı şimdiki işyerine girmiş. Yan tarafta da Dikran Usta’nın birahanesi varmış. Diğerleri manav, bakkal, büfe, kahvaltılık türünde satış yapan yerlermiş. Yani Pasaj’ın tamamı lokanta türü satış yapan yerler değilmiş.

 

Çiçek Pasajı ve Haçik Usta’nın birahanesi

İçeri girince beyaz ceketli siyah pantolonlu iki garsona yaklaşmış ve “Kimdir buranın sahibi?” diye sormuş. Haçik Usta’yı işaret etmişler. Bundan sonrası konuşmalar, kendisine imtiyaz sağladığını zannettiği takdim şekliyle başlıyor ve satırlara şöyle yansıyor:

 

    ---Selâmünaleyküm, ben Erzincan’dan geliyorum. Şaban Ağa’nın torunu, Sıddık’ın da oğluyum.

    ---Niye geldin lan buraya? Yok muydu sizin oralarda iş?

    ---Çalışmaya geldim.  Aslında ben kazma kürek işlerini yapacak adamım. Bu işlerden de pek anlamazdım ya. Garsonlardan birini çağırdı.

    ---Al bunu sok bulaşıkhaneye, bulaşık yıkasın!

    ---Ne bulaşığı? Biz yemek yeriz, bulaşıkları annem yıkardı.

Aksi tabiatlı Dikran Usta’nın bağırtı çağırtıları arasında çıkmış yukarıya Şaban Ağa’nın torunu… Ocağın üstünde büyük bir tencere kaynıyor, içine Hacı Şakir sabunları atılarak tencere köpürtülüyormuş. Bulaşık olarak yukarıya getirilen bardak, tabak, kaşık gibi şeyler tencerenin içinde yıkanıyor, sonra da durulanıyormuş.

O zamanlar biranın yanında cips patates, biraz da kuru yemiş sunulurmuş. Başka yiyecek türleri yokmuş. Dolayısıyla bulaşık işleri de bunların konduğu bardak ve tabaklardan ibaret oluyormuş…

Gece olunca Haçik Usta, Ağa’nın torununu çağırmış ve nerede kalacağını sormuş. Yerinin olmadığını, uygun görülürse dükkânda yatabileceğimi söylemiş ve müsaadeyi almış Bayram… Yedi ay süreyle üst katta bulaşık yıkamış ve aynı yerde iskemleler üzerinde yatmış. Kim bilir, anne babası ve dedesi bu manzarayı görseler ne kadar üzülürlerdi!  (Devam edecek)

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam