SON DAKİKA
reklam
reklam

Erzincan’dan İstanbul’a bir öykü -II-

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 14 Eylül 2023, Perşembe - 10:26   Okunma Sayısı:

Muhasebeye geçiş

“Bir gün…” diye başlıyor Bayram Bey anlatmaya: “… Usta beni çağırmıştı. Sipariş veren üç kişinin hesabını sordu. Ezberimden çarpım yaparak sonucu söylemiştim. O gün birahanenin muhasebesini bana vermiş ve bütün hesabı senden sorarım demişti”

Zamanın en ünlü sanatçılarının, bürokratlarının, mimar, artist ve müzisyenlerinin Haçik Usta’nın birahanesine geldiğini anlatan Bayram Bey, bir gün iş sonrası masaları kontrol ederken 10 TL bulmuş. Müşterilerden birinin düşürdüğünü zannederek çok üzülmüş. Parayı almış ve sabahleyin Haçik Usta’ya teslim etmiş. Usta parayı alıp müşteriye vereceğini söyleyerek cebine atmış. Bir başka akşam daha büyük para, sonraki akşam daha da büyüğü para bulmuş. Her seferinde Usta’ya teslim eder, o da cebine atarmış.

Bu dürüst hareketleriyle itimat telkin eden Bayram’ı Haçik Usta yanına çağırmış ve o günden itibaren işletmenin tamamını Bayram’a emanet etmiş.

 

Şaban Ağa’nın torunu

 

Erzincan’dan yola çıkmış

İp kemerli pantolonu, sırtında yeleğiyle.

Torbasındaki kuru ekmeği,  azığı;

Sattığı tuzun parası da harçlığı olmuş...

 

Yağız Anadolu delikanlısı Bayram,

Ağa torunu kimliğini imtiyaz sanarmış.

18 yaşında başlayan serüveni

Unutturmuş ona sabanı düveni…

                                  (M. Cengiz Baysu)

İşletmenin yönetimi Bayram’ın elinde

İşletmenin yönetimi kendisine verilince sorumluluğu daha da artmış Bayram’ın. Av meraklısı Usta, arkadaşlarıyla iki üç gün süreli Şile, bazen de Yakacık taraflarına tavşan ve keklik avına gidermiş.

Bayram, biriken günlük meblâğı emniyetle saklar, av dönüşü Usta’ya teslim edermiş. Bir defasında Usta, Kars’a ayı avına gitmiş; ancak 15 gün sonra dönebilmiş. Biriken paraların emniyetinin sağlanması, banka nedir, para nasıl yatırılır gibi hususları bilmeyen Bayram’ın sıkıntılar yaşamasına neden olmuş. Ustası avdan döndüğü gün sinirlenmiş ve para torbasını Haçik Usta’nın yüzüne savurmuş.

İki yıl gayet dürüst ve dakik, hak konusunda titiz, çevresine saygılı ve güler yüzlü şekilde çalışmış… 6-7 TL gibi bahşiş bırakan müşteriler, çevredeki esnaf ve belediye görevlileri ona sonsuz itimat duymuşlar. Para kazandıktan sonra çalıştığı yerden askerlik görevi nedeniyle ayrılmak zorunda kalmış.

Yine kendisine bırakalım sözleri

“Köye gittim. Fötr şapkalıydım. Takım elbise giymiş, kravat takmıştım. Dedem çift sürüyordu. Fötr şapkamı indirerek selam vermiş ve ‘tuzla’nın yerini sormuştum. Beni tanımamıştı. Büyük adam zannetmiş ve ‘tuzla’nın yerini güzelce tarif etmişti.

Sonra kendimi tanıtmıştım. İstanbul’da konuşarak açılmıştım ve artık dedemin karşısında konuşabiliyordum. Dedeme ve babama biner lira vermiştim. Beni yanaklarımdan öptüler… Sonra Siirt’e jandarma askeri olarak gitmiş ve 30 ay askerlik yapmıştım… İzine ayrıldığımda yine Çiçek Pasajı’na gelmiş ve bu defa Dikran Usta’nın yanında çalışmıştım. Yine iyi para kazanıyordum; ama Rum garsonların müşterilere fahiş hesaplar çıkarttıklarına tanık oluyordum.

Bir gün Dikran Usta’ya konuyu açmış, bu sahtekârlık düzelirse devam edeceğimi yoksa ayrılacağımı belirtmiştim. 15 günde düzelme görmeyince de ayrılmıştım… Asmalımescit’te Alman karı kocanın işlettiği lokantada çalışmaya başlamıştım.

…Krepen Pasaj’a gitmiştim, alış veriş yapmak için. Orada bir yer görmüş ve kiralamak istemiştim. Sahibi Hanımefendiyle görüştüm. Bu görüşme iki üç kez tekrarlanmıştı. Sonunda biraz tuzluca bir fiyata anlaşmıştık…

Dükkân bize geçtikten sonra görmek üzere içini dolaştım. Gördüklerim bende bir tereddüt uyandırmıştı. Çok masraf gerektireceği gün gibi kesin olan bu yeri nasıl ayağa kaldıracaktım? Her yer dökülüyordu adeta. Bu kadar parayı dökmeye değer miydi? Sonra Garbis geldi. Harcadığımın iki katıyla burayı kendisine devretmemi istedi.

(Sadrazam Sait Halim Paşa’nın oğlu Ümit Beyler üst katlarda kalıyorlardı. Üst katlar hep ev olarak kullanılıyordu. 1876’da Banker Hristo’nun sahibi olduğu bu yeri 1908’de Sait Halim Paşa almış.) Ümit Bey, bana buradan hisse satmak istemişti. Sonra buradan da hisse almıştım.

1980’lerin ortasında ben Pasaj’daki esnaf derneklerinin başkanıydım. Yeni yerimizin güzelleştirilmesi ve daha mamur hale getirilmesinde zamanın Belediye Başkanı Sayın Halûk Öztürkatalay’ın büyük desteğini görmüştük. Kendisine her zaman minnet ve şükranlarımı sunmak isterim. Gönderdiği mimar ve dekoratörlerle bizlere büyük destek sağlamıştı.

Biraz da eskinin İstanbullusundan bahsetmek gerekirse

“1970 öncesinde müşterilerimiz tanınmış, yüksek tabakadan ve kültürlü insanlardı. Şık kıyafetleriyle Hanımefendiler de gelirdi. Bu insanlar geldikleri zaman içmeyi ikinci planda tutar sohbeti tercih ederlerdi. Eski atletlerden Ömer Besim (Koşalay) müdavimlerimiz arasında olup sabah 08.00’de gelir, kapanış saatimize kadar masaları dolaşarak sohbet ederdi.

… Bu nezih yere bir tarihte seyyar satıcılar dadandı. Başıboş, görgüsüz ve kaba insanların burada gözükmesiyle hanımların sayısında azalma görüldü. Kavgalar çıkıyor, küfürlü konuşmalar oluyordu. Haddimi aşmazsam buraya tarihteki bir olayı örnek vererek sözlerime devam etmek isterim:”

Küçük Nişancı lâkabıyla bilinen Ramazanzade Mehmet Paşa,

“Paşa, Tevarih-i Âl-i Osman adlı eserinde Kanuni devrini anlatırken insanların gelir seviyesinin artmasıyla sosyal hayatta eğlence, tütün, afyon, kahve ve içkiye yönelimin baş gösterdiğine değinir.

Bu durum karşısında devletin 1537’de bir kanun çıkardığını ve önlemler aldığını, bazı eğlence yerleri ve meyhanelerin kapatıldığını, afyon içen ve sapık inançlı oldukları ileri sürülen dervişlerin İstanbul dışına çıkarıldığını belirtir.[i] Küçük Nişancı o dönemi şu dizelerle tasvir etmiş:

                                ‘Şarap kadehi taşa çalındı, ne alındı, ne satıldı.

                                 Sazendelerin izzet-i nefisleri kırıldı.

                                 Her biri gam köşesinde boyunlarını büktüler.

                                 Sürahilerin boyunları kırıldı, kopuzların kulakları buruldu.

                                 Velhasıl hepsi harap oldu, ağızlarına ot tıkıldı.

                                 Hemen bunların sazların alasın, başlarına çalasın’

 

Size belki biraz esprili gelecek ama serserilerin yoğunlaştığı, gürültü patırtının arttığı bir dönemde acaba Pasaj kapanır mı, böylesi güzel devir bir daha yaşanır mı, bu kadar parayı dökmek akıl kârı mı diye ben de düşünmedim değil hani…”

Madam Anahid’i anmak

“Çok ölçülü, saygılı, güngörmüş bir hanımefendiydi Madam Anahid. Evlenmeden önce ailesiyle her Pazar Kumkapı’da yemeğe giderlermiş. Orada akordeon çalan adama âşık olmuş. Evlenemeden ayrılmışlar. Aşkını hep akordeonda aramış. ‘Bu, benim aşkım’ derdi hep.”

Öykü sürüp gidiyor. Çiçek Pasajı’nın abide esnafı Sevgili Bayram Aydındoğan’a sonsuz rahmetler ve ebedi huzurlar dileyerek sözü burada bitirmek istiyorum. Randevu saatine gösterdiği titizliği, beni karşıladığı kıyafeti ve güler yüzlü yaklaşımıyla geçmişin İstanbul efendiliğinden bir kesitti adeta… bir kez daha teşekkürler rahmetli Koca Çınar sana!

 

 

[i] Akşin, Sina, Türkiye Tarihi, C: 2, Osmanlı Devleti 1300-1600, s: 162

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam