SON DAKİKA
reklam
reklam

Zamansız biten senfoni

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 16 Ekim 2023, Pazartesi - 22:34   Okunma Sayısı:

Zaman      : Alaca karanlık başlangıcı

Mekân      : Derinlere inen ağaç köklerinin saçıldığı killi katmanların arası

Durum      : Biri sol arka ayağı ve kuyruğundan tilkinin yaraladığı, diğeri gözüne diken batmış    

                    sancılı bir çift kaplumbağa

Koşullar.   : Yağmur sonrası sel’in getirdiği artıklarla yuva girişini kapatan set

 

Dünün yaz’ı bugünün güzü

    Böcek ve kuş sesleriyle şenlik alanı olan ağaçlığın geniş kumsala açıldığı bir yerde yaşıyordu âşıklarımız. Her sabah güneşin ışıkları yuva ağzından içeri süzülünce gerinerek uyanıyorlar ve kumsalda yapacakları yürüyüşün hazırlığına başlıyorlardı. Dalgaların kumları okşamalarını ve martıların sevinç çığlıklarıyla yaptıkları uçuşları seyrediyorlardı.

    Gün oldu, elleri testereli bazı adamlar geldi ağaçlık alanın kıyısına. “Otelin yapılacağı alan şuradan şuraya kadar” diye göstermişti biri. Diğeri de kesilecek ağaçları işaret etmişti. Oysa âşıklarımızın bölgeleri de bu alanın içinde kalıyordu. Nereden bileceklerdi ki, mutlu günlerinin sona ereceğini…

…Yumurtalarını yeni bırakmıştı kumluk alana. Dönüş yolunda gözüne bir diken batmış, şişen gözünün yarattığı sancılar nedeniyle kıvranıyordu kaplumbağacık. Daha dün dalgaların kıyıya vurup çekilerek dümdüz ettiği bu kıyıda birlikte yürümüşler, birlikteliklerini kutlamışlardı. Ayın doğuşunu şu kayanın yanından seyretmişlerdi. Arada bir dalgaların zayıflayan uzantıları ayaklarına vuruyor, onları yazın son günlerinde aşk şarkısı fısıldamaya teşvik ediyordu…

    Bu güzellik ve canlılık elbet bir gün son bulacak; ama bu yok oluş, “doğal son” ile olmayacaktı. Uğursuz çakalın ardından yeni çakallar (!) sıradaydı… Belki de bir gün kanunsuz avlanan sedef tacirlerinin ağına düşeceklerdir. 

 

Diyojen’in kalıpları

    Diyojen, insan için ruh ve beden disiplininden söz ediyordu. Ona göre “Beden disiplini jimnastikle elde edilebilirdi. Ruh ise ancak erdem ile gelişebilirdi. Erdemin ne olduğunu araştırmış onun doğaya uygun yaşamak olduğunu bulmuştu. Yani bir insanin erdemli olabilmesi için doğaya uygun yaşaması gerekmekte idi. Bu ise olabildiğince arzu ve ihtiyaçları azaltmak, hatta kaldırmaktan ibarettir. Bu nedenle refah, nezaket, bilim ve güzel sanatlar cezalandırılmaları gereken fazlalıklardır; zenginlik, asalet, onur iğrenilecek şeylerdir.” diyordu.

    Ben önce acaba sanata karşı bir tavır mı diye düşünmüştüm. Bu yazıyı yazarken aklıma geldi. Sedefkârlık da bir güzel sanat; ama doğaya ihanet edilmediği sürece…

 

Günlerden bir gün

… Önce yumurtalarını çaldılar. Sonra ellerinde ağlarıyla gelip âşıkların üzerine ağlarını attılar ve yakaladılar. Bir torbaya koydular ikisini de. Ve daha nicelerini üzerlerine boca ettiler. Boğulacak gibi olmuşlardı torbada. Sonra gün ışığına çıkarttılar. Burası bir dere yatağının kenarıydı. Torbadakileri boşalttılar. Adamlardan biri ucu “V” şeklinde olan çomakla başlarını kıstırıyor, diğeri kesiyordu…

    Hepsi canlarını verdikten sonra tekrar torbaya konulmuşlardı. Sonra kısa bir yürüyüşün ardından yüksek duvarlarla çevrili bir bahçeye girmişlerdi. Naylonla kaplanmış sıra sıra mekânlar vardı burada ve içleri suyla dolu kazanlar kaynatılıyordu. Torbadakiler kaynar suların içine boşaltıldı. Kavkı içindeki etler şiştikçe gövdeden ayrılıyor, sonunda tamamen keratin olan dış kavkı kalıyordu.

 

Övülen el sanatı

    Bir zamanların âşıklarına koruyuculuk yapan sert kabuklar sudan alınıp temizleniyor, siliniyor ve kurutuluyordu. Düzgün parçalar şeklinde kıl testerelerle kesilip kenarları hafif şekilde taşa tutuluyordu. Fırça ile temizlendikten sonra cilâlanıyor ve piyasaya sürülecek hale getiriliyordu.

… Nerede o canlar? Nerede o fısıltılar, aşk şarkıları ve kalp atışlarını değiştiren heyecanlar? İç dünyalarını bile ışıl ışıl hale getiren o yakınlıklar… Bir yanda “kakmacılık” adı altında el sanatlarından söz ediliyor, bir yanda doğaya ve canlılara karşı acımasızca hareket ediliyordu.

    Hayatın akışı içinde daima ağır basan insanoğlunun kazanç düşkünlüğü söz konusuydu. Bir gün de kaplumbağaları parçalayan tilkiye sıra gelecek, o da yaptıklarının cezasını çekecekti. Aynı kazanç hırsının arsızları onun da kürküne göz dikecek ve onu da yutacaktı…

 

Not: Sedefkâr malzemeleri

… Kakma tekniği ile yapılan sedef işçiliğinde kullanılan ağaç cinsi genellikle cevizdir. Renkler kızıl ve siyah olup kullanılan motiflerde çeşitli geometrik desenler bir arada görülür. Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolarla altın ve gümüş sedefkârlıkta kullanılan sedef dışındaki diğer malzemelerdir. Bunların hepsine birden bezeme veya süsleme malzemeleri denilmektedir.

    “Bağa” :  Büyük deniz kaplumbağaların sırtından çıkarılan, tırnaksı bir maddedir. Isıyla yumuşatılarak şekillendirilebilen açık ve koyu sarı, kahve, kızıl kahverengi, menevişli estetik bir malzemedir. Genelde alt kısmına altın varak yapıştırılarak kullanılır.

 

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam