Tarihiyle, coğrafyasıyla ve dünya üzerindeki saygınlığıyla koca bir ülke. 19’uncu yüzyılın başından itibaren Kuzey Afrika’dan ve Balkanlardan başlayan çekilme daha doğrusu küçülme hareketi, bazı ferman ve ticari sözleşmelerle dengelenmeye çalışılmış ancak sonuç alınamamıştır.
Düyunuumumiye belasının ardından Türk-Yunan Savaşı başlamış, 1908 meşrutî yönetimi kısa sürmüş ve Türkiye, İtalyan, Balkan ve I. Dünya Savaşlarını yaşamış, İstiklâl Harbi yıllarında bile din bazlı isyanlarla karşılaşmıştır. O dönemlerin korkak, sadece kendisini ve servetini düşünen, ihtiraslı yöneticileri alttan gelen tecrübeli bürokrat ve maliye uzmanlarının uyarılarına kulak asmamışlardır.
Tarihin sorgulanması
Günümüzde ise, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yıllarının dürüst politikacı ve devlet adamları başta Atatürk ve İsmet Paşa olmak üzere “tarihin sorgulanması” adı altında küçük düşürülmeye çalışılmaktadır.
Bu bir moda halini almıştır. Bu moda da devrini tamamlayacaktır. Onurları kırılan bu ülkenin insanları, evrensel çıkarlarını elde etmekte zorlanacaklardır. İktidar hırslısı, saplantılı, tarikatten icazetli ve partizan anlayışlı yöneticilerle ancak buraya kadar gelebilirdik, geldik. “Komşularla sıfır problem” anlayışıyla yaşamak ve Gazze olaylarını meşale yapmak suretiyle daha düne kadar ülkemizin aleyhinde sinsi faaliyetlerde bulunan ülke ve liderlerle yakınlaşmaya gittik. Başta ABD olmak üzere AB, Ermenistan, İsrail gibi ülkelerle ilişkilerimizde gerginlikler ortaya çıktı.
Bozulmalar
Ülkenin kurumları birbirleriyle geçinemez hale gelmiş, medyası bölünmeye, ordusu ve yargısı zayıf düşmeye, parası pul olmaya başlamıştır. Çok kısa zamanda gelinen bu durumun düzeltilebilmesi oldukça uzun bir süreç gerektirecektir. Nasıl oldu da bu hale geldik veya getirildik? Belli ki sistemde bir çatlama bir rahatsızlık var.
Bence bu rahatsızlığın önemli nedenlerden biri, bu ülkenin yapısını bilmeyen, tahlil gücü zayıf, stratejik değerlendirme yetisi olmayan yöneticilerdir. Bir şirkette görevlendirilecek CEO’nun bile bir sürü nitelikleri aranırken mevcut seçim yasası ile iş başına gelen yöneticilerimize bir bakalım. Her gün argo sözlerle kavga eden, Meclis’ten dünya âleme çirkin görüntüler izlettiren, yabancı dil bilmeyen, yurtdışında bir organizasyonda çalışmamış, yaşlı ve hastalıklı bir kadro…
Taze kan, yeni ruhlar
Açıkçası bu kadroların ülke yönetiminden elini ayağını çekmesi ve yerlerini genç kuşaklara bırakması ülkenin yararına ve çıkarına olacaktır. Yaratıcı ve üretici genç kuşakların gayet parlak fikirleri vardır. Halkı peşinden sürükleyecek genç liderlere çok ihtiyacımız var ve çıkarabilir bu ülke.
1915 Tehcir olayının 2024 yılında nasıl bir şekil alacağını ve sonucun nereye varacağını kestiremiyorum. Yirmi yıl sonra Türkiye’nin nerede olması gerektiği konusunda bir araştırma veya çalışma yapılıyor mu? Türkiye nükleer güce kavuşacak mıdır? Yıldız savaşları projesinin neresindeyiz? Anadolu’dan yurtdışına kaçırılmış ve oradaki müzelerde sergilenen antik eserleri geri alabilecek miyiz? Kıbrıs konusunda ne düşünülüyor? İş yerleri sürekli kapandığı gibi yenileri açılamıyor.
Türkiye’nin durduğu yer
FETÖ örgütünü Türkiye terörist olarak görüyor, ama dünya öyle düşünmüyor. Dünya HAMAS’ı terör örgütü olarak kabul ediyor, ama bu kez de Türkiye öyle görmek istemiyor. NATO müttefikiyiz, NATO’ya vurup duruyor Rusya ile ortak hareket etmeye özen gösteriyoruz, ama NATO’dan çıkamıyor, İncirlik ve Kürecik üslerini kapatamıyoruz. Paramız, yanlış zamanlarda verilen ölçüsüz demeçler nedeniyle değer kaybediyor.
İsrail ile ilişkiler tam düzelme noktasına gelmişken Filistin ve Gazze nedeniyle tekrar bozulmaya yüz tutuyor. İsrail, Türkiye’deki vatandaşlarını geri çekiyor. Hadi biraz da espri yapayım, nasıl olsa çözüm için bir proje yok…
**Türkiye, Gazze için kendini bu kadar yırtacağına İsrail’deki ve dünyadaki Netanyahu karşıtlarıyla ortak hareket etse,
**Türkiye; Suudi Arabistan ve Katar ile görüşerek Fransa veya Almanya’ya 15 günlük ödemesiz petrol verilmesi konusunda ikna etmeyi denese (buna rüşvet, kayırma, tavlama da diyebilirsiniz), inanıyorum ki İsrail lehine demeç vermeyi keserler. II. Abdülhamit Avrupalı basın mensuplarını böyle kontrol altına almıştır.
Herkesi karşımıza almak huyundan vaz geçemiyoruz. En kritik zamanda ölçüsüz demeçler ortaya çıkıyor. Koca Cumhuriyet kuruluşunun 100’üncü yılını kutlayamıyor, ama bir gün öncesiyle parti toplantıları yapabiliyoruz. Cumhuriyet’in eğitim kurumunda asansörde bir öğrenci kızımız hayatını kaybediyor, sadece üzüntülerimizi belirtiyor, ama ilk etapta aileye parasal yardım yapamıyoruz.
Bu nasıl insan hakları, bu nasıl milli birliktir; buna nasıl demokrasi diyeceğiz?