SON DAKİKA
reklam
reklam

Yokuşun Sonu (Kitap tanıtımı)

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 28 Kasım 2023, Salı - 11:04   Okunma Sayısı:

Yaşadıklarımızdan kesitler

 

    Bu kitabı tanıtırken Doğu Anadolu’nun vahşi tabiatı içinde müstesna bir köşe olan Van’ın Erciş ilçesini, orada yaşadıklarımı hatırladım. 1976 senesinde Tuzla Piyade Okulu’nda subay temel kursunu bitirmiş haziran ayının sonunda kuraları çekmiştik. Kurada kitabın yazarı Mehmet Öztürk’e ve bana Erciş tayini çıkmıştı.

    Ben yoksul bir bölgeye gittiğimin bilincinde olarak beraberimde üç valiz dolusu kitap götürmüştüm. Mehmet de üç valize sığacak kadar kitap almış yanına. Kışlaya gittiğimizde benim için, “mobil kütüphane teğmen” geldi demişler, Mehmet için de “arkeolojik kazılarda kültür hazinesi bulmuş teğmen” diye isim takmışlardı. Bunların hepsi götürdüğümüz bölgenin tarihi, sosyolojisi, isyanlar, hayvancılık ve tarım politikaları gibi konularla ilgili kitaplardı.

…Kış mevsimi yaklaşıyor, hava saat 15.00’den itibaren kararıyordu. Kitaplar boş zamanlarımızda bize kucak açan birer kütüphane, müze, tiyatro, sinema oluyorlardı. Kışladan çıkıp loş ışıklı, bol sigara dumanlı tek katlı ve basık gazinoya elimizde birer kitapla gidiyorduk.

Bu kitabın yazarı bizim tabirimizle Adanalı Mehmet –şimdinin e.kurmay albayı-, karakterini doğduğu yerlerin yaslandığı Toros Dağlarından almıştır. O dağlar gibi heybetli ve korkusuzdur. Yurdunu çok seven bir yapısı vardır, şiir ve roman yazma yönü çok kuvvetlidir... Son yazdığı romanını zaman zaman gözlerim dolarak okumuştum.

    İmzalayıp bana göndermek lütfunda bulunduğu kitabı için de Mehmet Öztürk’e şükranlarımı sunarım.

 

“Yokuş’un Sonu” hakkında

    Roman iç güvenlik görevi almış bir tabur askerin kışladan ayrılıp görev bölgesine gidişini ve orada yaptıklarını anlatmaktadır. Daha ilk satırlardan itibaren insan kendisini hikâyenin sıcaklığına kaptırmakta ve giderek roman kahramanlarıyla karışıp kaynaşmaktadır. Okuması yazması olmayan er Cumali, ona okuma yazma öğreten Behram Çavuş, güler yüzlü, sevecen ama çocuğu olmadığı için eşi Elif’le birlikte kimsenin bilmediği bir hüznü içinde taşıyan Erdem Yüzbaşı.

    Diğer yüzbaşılar, başçavuşlar, erler, onbaşılar… Anadolu’nun tarihine, değişik kültürel ve doğal zenginliklerine vurgun tabur komutanı Uluç Yarbay. Tunceli’nin Pülümür ilçesine bağlı Kırmızıköprü köyü, orada dozer operatörü Haydar, askerliğini İkinci Dünya Harbi’nde Edirne’de yapmış Musa Amca, Ankara’da okuyan, yazın köyde koyun güden zeki, alımlı, yabancı dil bilen Elida, oğlu Kore’de şehit düşmüş Zele Nine, diğerleri. Hepsi bize çok yakın, candan, sahicidirler…

    Romanda bir uçtan bir uca halk olarak bizim yöreden yöreye değişen kendi kültürümüzü, tarihimizi, güzelliklerimizi tanımayışımız ortaya konuyor. İnsan sayfaları geride bıraktıkça Edirne ile Tunceli arasında sıcak bir bağ kuruyor. Hikâye giderek duygularınızı yoğunlaştırıyor ve zaman zaman gözlerinizi yaşartıyor. Siz kendinizi tanımazken yabancıların çok seneler önce gelip bu toprakları gezdikleri, kendilerine göre yanlı raporlar hazırladıkları da hikâye içinde ortaya konuyor. Okudukça içiniz sızlıyor.  Gençlik yıllarımda yaşadıklarımı bu kitabı okuyunca yeniden yaşadım. Eğitim sistemimizin yeni bir formasyonla tekrar ele alınmasından yanayım.

 

Kitaptan alıntılar

    “Cumali okumayı yazmayı öğrensin. Öğrenecek. Bu da vatan savunmasının önemli bir parçasıdır Behram Çavuş. O burada okuma yazmayı öğrenecek, gittiğinde köyündeki okuması yazması olmayanlara da kendisi öğretecek. Daha neler yapacak? Köylülerin askerde olsun, başka işlerde olsun gurbete çıkmış çocuklarına gönderecekleri mektupları yazacak. Onlardan gelen mektupları okuyacak. Öyle değil mi Behram Çavuş?”

 

    “Şimdi düşünüyorum, benim Hasan Amca’mın hanımı harpten sonra keşke Çanakkale’ye gidebilseydi de o mevzileri, o irtibat hendeklerini, o şehitlikleri görebilseydi. Oralarda elini açıp dua edebilseydi. Doya doya ağlayabilseydi. Hatta Hasan Amca’nın çocukları, torunları da Çanakkale’yi ziyaret edebilselerdi. Kuşaktan kuşağa bu böyle sürüp gidebilseydi. Keşke yurdumuzun dört bir yanından herkes, hepimiz Çanakkale’ye her sene gidip dedelerimizi ansaydık!

    “Bu ülkeyi siz tanımıyorsunuz da ben tanıyor muyum? Hayır, ben de tanımıyorum. Hiçbirimiz tanımıyoruz. Biz birbirimizi tanımıyoruz. Ben seni tanımıyorum, sen beni tanımıyorsun.”

    “Haydar can, kar yağar, sel olur, yollar açılır, ama bu halkın kalbine giden yolu açmak en zor olanıdır. Ben bunu böyle bilirim. Bu sebeple ben bu halkı tanımak, halkla kucaklaşmak, bütünleşmek istiyorum. Yörenin doğasını, tarihini, ne bileyim kültürel zenginliklerini öğrenmek istiyorum.”

    “Anadolu’nun bağrından çıkan bu kadim medeniyetlerin hepsi buralarda iz bırakmıştır. Bir başka bir şeyler bırakmıştır. Ben şimdi bizim o komşu köyü hatırlıyorum. Bazen akşamla birlikte köyün yukarısında bir ateş yanar. Alevler göğe yükselir. Dağların başı görünür. Çoğu zaman bu ateşi sevdiği kızdan ilerisi için umut gören, bir ışık alan delikanlı yakar. Arkadaşları ateşin başında toplanırlar. İçlerinden birisi türkü söyler. Türkü alevlere karışır. Delikanlılar ateşin başındayken kızlar da çoğu zaman evlerden birinde toplanırlar. Hep birlikte kutlama yaparlar. Bu kutlama, bu şölen kim bilir hangi bin yıllardan bugüne gelmiştir? İşte şimdi gideceğimiz yerde de böyle nice kadim kültür hazineleri ile buluşacağız. Mutlaka buluşacağız…

    “Bergüzar’ı alıp Elif’e götüreceğim. Bizler biliyorsunuz ölümle beraber yaşayan insanlarız. Eğer daha önce benim başıma bir şey gelirse Bergüzar size emanettir, onu ne yapın edin Elif’e ulaştırın. Bu size vasiyetim olsun!”

     

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam