SON DAKİKA
reklam
reklam

Çocukluk anılarımdan

Köşe Yazarı: Cengiz BAYSU   Eklenme Tarihi: 1 Kasım 2017, Çarşamba - 10:00   Okunma Sayısı:

1961 yılı, Paşabahçe ilkokuluna başladığım yıldır.  Paşabahçe’de şimdiki devlet hastanesinin acil servis bölümünün olduğu yerde ahşap bir yapı kompleksi bulunuyordu. Biz bu konak bozuntusu (!) yapıda kiracıydık. Bir oda, bir sofa (veya küçük mutfak) ve tuvalet… 
Babam Beykoz Kundura fabrikasında işçiydi. Biz iki kardeştik. İlkokulun 3’üncü sınıfından itibaren babamın kıt kanaat verdiği harçlıklarla okul masraflarımızı çıkarırdık. Ben ilkokul 4’üncü sınıfa gidiyordum. O yıl dedemizi kaybettik. Babaannem erken yaşta vefat ettiği için onu hiç hatırlamıyorum diyebilirim. Bütün ölmüşler nurlar içinde yatsınlar!
Okula gidiş gelişlerim
Beykoz ortaokuluna gittiğim yıllarda babam bana haftalık olarak 2,5 lira verirdi.  Meydan Larousse fasikülleri için Paşabahçe’den Beykoz ortaokuluna gidiş ve dönüş için her hafta para ayırır ve alırdım.  Belediye otobüsüyle Paşabahçe-Beykoz öğrenci paso bileti 20 kuruştu.
Otobüslerde biletçiler arkada oturur, binişler arkadan yapılır ve bilet alınırdı. Çocuklar kalabalık halde bindikleri zaman 3-4 kişi de biletsiz binmeye tevessül ederdi. Biletçi sorarsa birbirlerinden aldıkları biletleri gösteren uyanıklara da rastlanıyordu. 
Hiçbirimizin lüksü yoktu. Bazen açık havalarda Paşabahçe’den Beykoz ortaokuluna kadar yürür, haftalığımdan tasarruf ederdim.  Sinemadan başka da eğlence yeri yoktu.
Yokluk yılları
Ülke, II. Dünya Savaşı’ndan çıkalı daha 10-15 yıl olmuş, sanayi kurulma aşamasında bile değil. Türkiye çiviyi dahi dışarıdan ithal ediyor. Sarı saman kâğıdından hesap defteri bugün aklımda kalan yegâne materyal...
Paşabahçe o yıllarda elektriğe kavuşmuş; fakat bizim oturduğumuz kâşane (!) henüz daha nasibini alamamıştı. Ben akşam olunca derslerimi hep gaz lambasının titrek ışığı altında yapardım. Annem de yemekleri gazocağında pişirirdi.
Türk filmleriyle büyüdü bizim nesil. En çok gittiğim mekân, oturduğumuz yerin karşısında bulunan yalının bahçesindeki yazlık sinema olurdu. Öğretmenlerimiz de bizleri müzelere sıkça götürürdü.
Cam fabrikasının reviri
Hasta olan bütün çocukların ilk gideceği yer bugün yıkılma aşamasına giren Şişe ve Cam fabrikasının arkasındaki revirdi. Anneler ellerinden tutarak çocuklarını getirirlerdi. Başta ben olmak üzere sanıyorum bütün çocukların en korktuğu da iğne olmaktı.
Nasıl korkulmasın ki, her bir iğne çivi gibiydi. Şimdi kıl kadar ince iğnelerle olunan aşılar ne kadar rahat! Hele diş çekimi öncesinde iğne olmak… O sancı yetmezmiş gibi bir de acıya katlanabilmek insanın ömründen neler götürmezdi ki?
Bir de mızmız çocuklar vardı, daha doktoru karşısında görünce ağlamaya başlar, dinleme cihazıyla feryadı basar, iğne olacaksa kıyameti koparırlardı. Bu manzaradan diğer çocuklar da etkilenir, koro halinde ağlaşırlardı. Arada bir annelerin sesi, bazen de tokat sesi duyulurdu.
Hemşire hanımlar, çocukların ağlamaması için adeta maskaralık yaparlar, aşı yerine kesme şekere zerk edilmiş ilacı yuttururlardı…
Sinemayla tanışıklık   
Oturduğumuz yerin karşısında yazlık sinema vardı. Yaşlı birkaç kişi kapısında leblebi çekirdek satardı. Kabak çekirdeği çıtlatmak sinemaya gidenlerin tutkusu olmuştur. Gerek film öncesinde gerekse film sırasında çıt çıt sesleri hiç bitmez, her ön sırada oturanların sırt ve enselerine kabak çekirdeği tuhlanırdı.
Filmde arabanın bir insana çarpma sahnelerinde ayağa kalkan, soğuk ve yağmurlu sahnelerde büzüşen insanları görmek mümkündü. Hele de çok yaşlı hanımları ilk defa sinemaya götürdüğümüzde bize doğru gelen araba sahnelerinde “aman, ay!” gibi sözlerle bağıran, “çocuğum çekil oradan” diye seslenenler de eğlencemize konu olurdu.
Zavallı rolündeki genç kızın ağlamasıyla ağlayan, yakışıklı çocuğa kız yakıştıran, silah çeken karşısında buz kesilen nice yaşlı hanımlar vardı…
Kumbarayla ilk tanışmam
Babam bana İş Bankası’ndan bir demir kumbara almıştı. Harçlığımdan arttırabildiğimi parayı bu kumbaraya atardım. Bazen de babam sıra dışı şekilde kumbarama para atardı. Demir olan bu kumbara dolunca bankaya götürür, açtırırdık. İlgili memur sayar ve hesabıma yazardı. Gerçi ben küçük olduğum için hesap babamın adına açılmıştı.
Zaten kumbara da bankaya iki veya üç kez gitmişti. Okul harcamalarım artınca kimseye çaktırmadan para deliği aşağıya gelecek şekilde kumbarayı ters çevirir, makasın ucuyla parayı dik durumu getirerek delikten dışarı çıkarmayı başarırdım. Bir gün babam sormuştu. Bu kumbara niye dolmuyor diye… Annem de beni kurtarmak için “dibi delik” demişti. 
Ne güzel günleri barındırmış kendi içinde geçmişte kalan zaman… Anlattıklarım 50 yıl öncesinin bir anısı… Ya o insanlar? Hayatta kalan bir anam var, o da Alzheimer hastası. Hatırlamıyor bile… Çok isterdim bu yaşımda bile yine saçlarımı okşasa diye!
Allah şifa bekleyen hastalara şifalar versin!

reklam

KÖŞE YAZARLARI

reklam
reklam